Fotoğraflarım istediğim gibi olmuyor

Not: Aşağıdaki fotoğraflara imza vs.. atmadım. Eğer bunları ticari bir yerde ya da kendi sitenizde kullanmak lütfen istiyorsanız nezaketen bu sayfaya mesaj bırakın ya da satmakicin@yahoo.com adresine bir e-posta atın.

Gene uzun bir yazıyla karşınızdayız (biz = ben). Eğer fotoğraf hobisine yeni başlamış bir amatörseniz yazıyı 3 kere okumanızı, ve hatta ileride birkaç kere daha ziyaret etmenizi öneririm. Zaten birkaç ziyaretten sonra “eee bunu biiliyorum zaten” demeye başlayacaksınız. Ama mutlaka bütün yazıyı okumaya çalışın çünkü ipuçlarını dağınık şekilde verdim.

———

– Aptal bir Norveçli’yi İsveç’e göndermişler, iki ülkenin de IQ seviyesi yükselmiş.
– Norveç’te olmayıp İsveç’in sahip olduğu şey nedir? Tabii ki iyi bir komşu.
– İsveçli’ye fıkra anlatırsan 3 defa güler: İlkinde nezaketinden (İsveçliler naziktir), ikincisi espriyi açıkladığınız zaman, üçüncüsü de (tahminen birkaç gün sonra) anladığı zaman, bu yüzden bir anda gülmeye başlayan İsveçli görünce şaşırmayın.

İsveç-Norveç arasında böyle bir çekişme var. Hangi ülkeye gitseniz mutlaka diğeriyle ilgili komik ve dalga geçen şakaları var. Bu olayın tarihi bir geçmişi var tabi, ama benim anlatmak istediğim şey komşuluğun önemi 🙂 Türkiye’de komşuluk önemli. Şimdi büyük şehirlerde yan komşunuzu tanımıyorsunuz ama ufak şehirlerde, kasaba ve köylerde bu gelenek hala kaybolmadı. Ne demişler?
– Ev alma komşu al.
– Komşu komşunun külüne muhtaçtır.
– Hayır dile komşuna, hayır gele başına.
– Gülme komşuna, gelir başına.
– Aç kurt bile komşusunu dalamaz.
– Komşuda pişer, bize de düşer.
– Komşunun sakalını yoldularsa, sen de sakalını kazıt!
– Kötü komşu insanı mal sahibi eder.

Bir de şu var: Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür.

En sevdiğim atasözü son yazdığım. Sende Audi A8 olsa komşudaki Golf’ü parketmenin kolaylığından bahsedersin; evinde 3 TV vardır komşunun televizyonu daha şık görünür; evinde 6 oda vardır komşunun ufacık kilerini kıskanırsın. (Son zamanlarda bu durumu Facebook üzerinde yaşıyoruz: “Baksana bütün arkadaşlarım ne kadar da mutlular, halbuki bana bak…”)

Benzer bir tavrı fotoğrafta da görüyorum. Yanı başında D800+24-70mm f2.8 olan adam internette gördüğü fotoğraf hakkında “acaba ne ile çekmiştir?” diye düşünür. D800’ü bırak, 500$ civarlarına çıkabilirsen 10 yıl önce hayal olan kalitede fotoğraflar çekebilen aletler alabiliyorsun. Bresson’a Fuji X100 versen tahminimce sevinçten takla atardı. Steve McCurry meşhur Afgan Kızı fotoğrafını Nikon FM2 + 105mm f2.5 AIS ile çekmişti, FM2 bugün hala çok iyi olsa da aynı fotoğraf kalitesini NEX-5N ile yakalayabilirsin (tabi çekerken havan olmaz 🙂 ). Robert Capa 1936 İspanya İç Savaşı’nda çektiği aşağıdaki pozu (aşağıda) 550D’yle mi çekti? 550D + 50mm f1.8 + Photoshop ile teknik olarak 10 kat güzelini çıkarabilirsin. Hele şimdi muhabirlerin elindeki teknoloji harika aletleri düşünürseniz…

Robert Capa. Bu pozun kurgu olduğu iddiaları da var. ISO kaç sizce?

Varmak istediğim yeri artık tahmin etmişsinizdir. Yani diyorum ki:

Yağıyi var mı (Var var)
Uniyi var mı (Var var)
Şekeri var mı (Var var)
Ne duruyorsun (Ne yapayım)
Helva yapsana helva yapsana
Helva yapsana vay vay helva yapsana

Tabi helva yapmak kolay değil. Yağı unu şekeri kredi kartıyla alıyorsun da helvayı hanım yapıyor 🙂 Senin elindeki alet ciddi manada teknoloji harikası olsa da iyi fotoğraf çıkarmak için biraz da maharet gerekiyor.

Genelde fotoğraf hobisine yeni başlayanların derdidir:

– Neden benimkiler onunkiler kadar güzel değil?

Size de kaz göründü mü?

– Bi arkadaşın X makinesi var, o daha iyi çekiyor.
– 100 TL’ye kompakt makine aldım, çok da güzel pembe şirin bişey. Bahçede iyi ama gece evin icinde hersey bulanık çıkıyor.
– Evdeki çekimlerim bulanık çıkıyor, flaş olunca da fazla parlıyor.
– Çok fazla kumlanma var, neden?
– 100 metreden birinin gözünü çekemiyorum, çekmek icin ne yapmam lazım? (100 metreden adamı nasıl gördün beyaa?)
– 10 sene önceki kompakt makinem daha iyi çekiyordu, yeni makineler çok kötü.
– Benim çektiğim kediler diğerlerinin çektiği kediler gibi olmuyor (belki mamayı değiştirmen lazım?).
– Kompakt makinem var, arkayı bulanıklaştırmak icin ne yapmam gerekiyor?
– 18-55mm ile arkayı nasıl bulanıklaştırırım? (bu arada kimse ön plana bakmıyor)
– Acil acil!!! Yardım edin lütfen!!! (en sorunlu vaka)
– Benim fotoğraflarımdaki renkler gercekçi degil, arkadaşın Nikon’u var onunkiler daha gercekçi.
– Fotoğraflarımın tam ekran hali çok güzel, %100 yaklaşınca kötü oluyorlar.


– Olmuyor işte!

vs…

Aslında bu sorunların çoğu temel fotoğraf bilgisi öğrenerek aşılacak şeyler, bazıları da bu hobiye biraz daha zaman harcayarak halledilebilir.

Ama bir mesele var: İnsanlar okumayı sevmiyor. Bu dert “Türk insanı”na özgü değil, bütün dünyada böyle (bunu okuyunca bazılarınızı rahatlamış gördüm: “Bak gördün mü, yabancılar da böyleymiş 🙂 Bir kere “yabancılar” dediğin adam kim lan?). Kullanma kılavuzları süs değil, tonla para verdiğin şeyi nasıl kullanacağını anlatıyor. Örneğin hemen her fotoğraf makinesinin (DSLR, kompakt, vs..) kılavuzunda düşük ışıkta çekilen fotoğrafların titreşimden dolayı bulanık, ya da yüksek ISO’dan dolayı kumlu/grenli olabileceği yazılır. Ben makine üreticisi olsam bu lafı kılavuzun kapağına kocaman yazarım ki forumlar biraz rahatlasın 🙂

Kullanma kılavuzlarını okusanız bile bazı şeyler netleşmiyor. Bazı kılavuzlar çok kötü yazılmış, bazı markalar sadece CD’de ya da makinenin içinde kılavuz veriyor, kılavuza her şeyi sığdıramıyorsun, bazıları çok kısa vs.. Ayrıca, 90 sayfa şeyi kim okuyacak şimdi, di mi ama? “Okuyacak yer ve zaman yok” diyenlere bir ipucu:

Kılavuz okuma ünitesi… Mesaj alındı mı 🙂

Bana özelden sorulan ya da forumlarda sıkça sorulan soruları bir başlıkta toplayıp, bu sorunların nasıl aşılabileceğine dair bir rehber hazırlayasım geldi. Burada yazdıklarım çok kompleks ya da hiçkimsenin bilmediği şeyler değil, hatta belki yıllarını fotoğrafa ayırmış bir profesyonel (bu işten para kazanan anlamında) daha iyisini yazabilir.

Doğal olarak, kimse bu yazıyı okuduktan sonra Henri-Cartier Bresson ya da Ansel Adams olmayı beklemesin, tek derdim basit tekniklerle kolayca halledilebilecek sorunların çözümlerini göstermek.

Hadi başlayalım:

FOTOĞRAFLARIM BULANIK ÇIKIYOR

Fotoğrafların bulanık çıkmasının birkaç sebebi olabilir:

Elin titremiştir: Bu en yaygın sebep. Genelde telefoto objektiflerle çekimde olur, ama her odak mesafesinde bu dert olabilir. Odak mesafesi ne kadar çok olursa, titreme şansı o kadar fazla olur. Geniş açı objektiflerde (örneğin 35mm, ya da 24mm) bu etki daha az görülür ama gene de olabilir. Özellikle evde yapılan çekimlerde ışık az olduğu için el titremesi yaygın.
Elde yapılan çekimlerde eskiden kalma bir “1/odak mesafesi” kullan tavsiyesi var. Örneğin 5D’de 50mm ile çekim yapıyorsanız titreşimi engellemek için en az 1/50 saniyede çekim yapmanız tavsiye edilir. Bu öneri genel geçer birşey, yani her durumda geçerli değil. Örneğin:
a- Kesme çarpanından dolayı 600D üzerinde 50mm kullanıyorsanız 1/50 yetmez, en az 1/80 gerekli (50mm x 1.6). E-P3 gibi kesme çarpanı yüksek aletlerde bu rakam 1/100’e çıkıyor. Yani aslında kural 1/odak mesafesi değil 1/(kesme çarpanı x odak mesafesi).
 b- Eliniz çok titrek değilse 1/30 ya da daha aşağıda bile keskin çekim yapabilirsiniz
c- Telefotoda 1/odak mesafesi yerine ben en az (1/1.5 x xodak mesafesi) tercih ediyorum. Odak mesafesi arttıkça titreşimin etkisi de geometrik olarak artar (Thales teoremini hatırlayan?).
d- Gövdede ya da objektifte IS/VR/OS/VC vs.. varsa bu sistem el titreşimini bir miktar kompanse edeceği için 1/odak mesafesi değerinden aşağı inebilirsiniz (örneğin 28mm’de 1/30 yerine 1/8 gibi). Maksimum keskinlik için, titreşim azaltma sistemi olsa bile, ben gene de 200mm üzeri telefotoda 1/(kesme çarpanı x odak mesafesi)’nden aşağı inmeme taraftarıyım.
e- Enstantane 1/(3 x kesme çarpanı x odak mesafesi) civarındaysa titreşim engellemeyi kapatabilirsiniz. Örneğin gün ışığında 18-55mm ile sürekli 1/300’den yüksek enstantane (1/500, 1/1000) elde ediyorsanız titreşim engelleme bulanıklığa sebep olabilir, bu yüzden kapatmanızı öneririm.
f- Amatörlerin yaptığı diğer bir hata da deklanşöre hışımla basmak. Sanki amaç makineyi aşağı itmekmiş gibi, işaret parmağıyla beraber tüm elini aşağı indirmek doğru değil. “Sadece parmağını aşağı indirmeye” çalışmanızı tavsiye ederim: Sadece parnağın oynayacak, elin değil. Ayrıca düğmeye basar basmaz parmağını çekmemek de titreşimleri azaltır. Bırak fotoğraf çekilene kadar parmağın orada kalsın.
g- Eğer üçayak yoksa makineyi yere ya da bir duvarın üzerine koyabilirsiniz. Manzara fotoğralarında işe yarayan bir teknik. Budapeşte’de meşhur köprüyü çekmek için diğer köprüye gidip 1 saat boyunca köprünün duvarlarını üçayak gibi kullanmıştım.

Bu boyda bile el titremesi bariz. Rokinon 85mm f1.4, f2.0, 1/8, ISO50, Nikon D800. Objektifte ya da gövdede titreşim azaltıcı sistem olmadığı için fotoğraf “titrek” çıkmış. Bu durumda 1/100 ya da daha hızlı enstantane olsaydı olay çözülecekti.

18-55 kit objektifler genişten kısa telefotoya kadar bir odak mesafesi kapsarlar (tam karede yaklaşık 28-84mm). Objektifinizin titreşim azaltma sistemi yoksa 18mm’de 1/30’un altına inmemeye çalışın (1/(1.5 x 18) ). 55mm’de minimum 1/80 enstantane kullanın, hatta 1/100 tavsiye ederim. Eğer titreşim azaltma sistemi varsa bu değeri 2-3 stop arası indirebilirsiniz. Yani 18mm’de 1/30 yerine 1/8 de kullanabilirsiniz.

Tekrar hatırlatayım, herkesin elinin ayarı bir değil, o yüzden en güzeli bol bol deneme yapıp kapasitenizi ölçmek.

Üçayak titremiştir: Yok artık, alet titremesin diye üçayak aldık, hala mı titriyor? Nevet, ne yazık ki hala titreşim olasılığı var. Bir sistemin gücü en zayıf halkasıyla belirlenir. Bir ipin her yeri sağlam, sadece 1 santimi çürük olsa bile o ip rahatlıkla kopabilir; 80 bin TL’ye aldığınız arabaya dandik lastik takarsanız frenlerde hayır gelmez; üçayağınız sağlam değilse eve geldiğinizde çok üzüleceğiniz fotoğraflar çekebilirsiniz.

Üçayak konusu aynı filtre gibi: Ne kadar ekmek o kadar köfte. Bazen cidden çok uygun fiyatlı ürünler iyi kaliteye sahip olabiliyor ama bunlar istisna. Bir tarafta 50 TL’lik üçayak dururken hala birileri gidip 500 TL’lik üçayak alıyorsa bir sebebi olmalı. Yani üçayak seçerken 3 kıstas var: Ucuz olsun, sağlam olsun, hafif olsun, göz hizama gelsin ama istediğimde yere de yapışsın ki makro çekeyim, ha bir de kısa olsun ki çantama girsin.

Başka derdin? Ne yazık ki bunlarsan hepsini aynı anda bulmak imkansız.

Hadi üçayağı kaliteli aldın diyelim, peki üçayaktaki kafa nasıl? Sağlam mı? Onu da geç, objektifin üçayak bağlantısı nasıl? (Bazı pahalı objektiflerde çok kötü üçayak bağlantısı olabiliyor, özellikle Nikon nedense bu konuda kötü).

İyi bir üçayak nasıl olmalı ve nasıl kullanılmalı:

a- Az titreşimli olmalı. Dikkat edin “şu kadar kilo taşısın” demiyorum. O üçayak üreticilerinin verdiği rakamlar yanıltıcı oluyor. 5 kilo kapasiteli bir üçayak 8 kilo kapasiteliden daha sağlam durabiliyor. Makineyi üçayağa oturttuğunuzda titreşimleri uzun süre devam eden üçayaktan uzak durun. Bunu anlamanın en iyi yolu makinedeki canlı önizlemeyi açıp kontrol etmek. Eğer siz makineyi koyduktan 5 saniye sonra hala titreşim oluyorsa üçayağınız dengesiz demektir (benim kıstasım 1-3 arası ama size 5 dedim). Bazen dükkanlarsa üçayağın üzerine abanıp deneyenleri görüyorum. Hafifçe aşağı çekip sallamayı anlarım da üzerine oturacak birşey arıyorsan yanlış dükkandasın, yandaki mobilyacıya gitmen lazım 🙂
 b- Göz hizana gelebilmeli. Amatörler buna pek dikkat etmez ama göğüs hizana gelen bir üçayakla bayağı keyifsiz zamanlar geçirebilirsin. Özellikle uzaktan kumanda kullanmadan elle çekim yapıyorsan kesinlikle göz hizana gelen bir alet bakmanız iyi olur çünkü eğilince dengeniz bozulacak ve bu da titreşime sebep olacak. Yalnız burada da dikkat etmeniz gereken birşey var: Bazı modeller bu yüksekliğe orta ayaklarını (üçün biri yani 🙂 ) yükselterek çıkıyor ki bu da titreşime sebep olabilir. Hatta bazı fotoğrafçılar özellikle orta ayağı olmayan modelleri seçerler.

Really Right Stuff. İsminin komikliğine bakmayın, en kaliteli üçayak markalarından biri. Yukarıdaki modelin orta ayağı yok.

 c- Üçayağın ayakları 3, hadi olmadı en fazla 4 parçadan oluşmalı. Bu parçalar katlanırken içiçe girdikleri için mecburen en içerideki parçanın yarıçapı azalıyor. Eğer ayak 5 parçadan oluşmuşsa en içteki parça çok ince olacak, bu da tam açıldığında üçayağın daha dengesiz olmasına sebep olacak. Ayrıca ne kadar parça varsa o kadar bağlantı noktası olacak, ne kadar çok bağlantı o kadar çok titreşim olasılığı.
 d- Basit kural: Temel ne kadar sağlamsa bina o kadar dayanıklıdır. Gökdelenlerin temelleri de çok derin ve ağırdır ki yukarıdaki koca yapıyı tutabilsin. Aynı mantıkla, üçayağınız da makine+lens ikilisinden ağır olmalı ki destek sağlam olsun. Ama bir mesele var: Ağır üçayak genelde evde kalmaya mahkum (tecrübeyle sabit!). Peki bunu nasıl aşarız? En kolay yolu üçayağınız hafifse altına biryerlerine ağırlık asmak, bu yüzden üçayak alırken ağırlık asılabiliyor mu diye kontrol edin. Bir de ağırlığı öyle bir asın ki sallanmasın ve ayağınızla çarpmamaya çalışın.

Altı kancalı bir üçayak.

 e- Adam gibi bir kafa alın. Üçayağa çok para verenler kafayı ucuz almaya çalışır ama siz sakın bunu yapmayın. İyi bir kafa fotoğraf çekme isteğinizi arttır ve, tabii ki, makinenizi sağlam tutar.
 f- Üçayağınızda orta kolon varsa, önce bütün ayakları sonuna kadar uzatın, sadece çok gerekliyse orta kolonu yükseltin.

Yanlış üçayak kullanımı. Orta ayağı yükseltmeden önce kenar ayakları yükseltin. Yukarıdaki duruş en dengesiz duruşlardan biri; makineye dokunduktan sonra uzun süre titremeye devam edecek.

 

 g- Eğer tüm ayakları açmak zorunda değilseniz ayakların en altındaki parçayı açmayın. Yukarıda da dediğim gibi en alttaki parça en ince, dolayısıyla en dengesiz olanı.
 h- Mecbur değilseniz ayakları normal pozisyonda açın. Ayaklar arasındaki mesafe arttıkça denge de artar (çok abartmamak şartıyla tabi).
 i- Üçayağı halının üzerine koymayın 🙂 Yapanı gördüm ondan uyarıyorum.
 j- Üçayak malzemeleri genelde 4 çeşit: Plastik, alüminyun, karbon fiber, bazalt ve alaşım. Plastik olanlar en ucuz modeller ve kesinlikle kaçılması gerekenler. En yaygını alüminyun çünkü hem ucuz hem de yeterince sağlam, ama bu modeller biraz ağır. Karbon fiber olanlar hafif, pahalı ve alüminyum kadar sağlam olabiliyorlar. Bazalt olanları alüminyum.karbon fiber arası gibi düşünün. En son karbon fiber – alüminyum karışımı olanlar var. En az titreşim ve en az bel ağrısı için tavsiyem karbon fiber modeller. Karbon fiberin bir avantajı da daha az titreşim yapması.
 k- Üçayakla ilgili değil ama, üçayak üzerinde IS/VR/OS/VC’yi kapatın ve makinede varsa ayna kilitlemeyi açın. Süper telefoto kullananlar (400mm ve üzeri) düşük enstantanelerde titreşim engellemeyi açabilirler. Ben Panasonic 100-300mm’yi üçayakta kullanırken 250-300mm’de (tam karede 500-600mm yapar) enstantane 1/100lerdeyse OIS’i açıyorum.

– Çektiğin şey hareketlidir: Eğer fotoğrafını çektiğiniz obje hareketli birşeyse fotoğrafta bulanık çıkabilir. Örneğin koşuşturan çocukları, hızlıca geçen bir aracı ya da arabada giderken yolun kenarındaki yayaları fotoğrafta dondurmak için yüksek enstantane hızına ihtiyacınız var. Örneğin hareketli çocuklar için 1/100’ün altına pek inmeyin derim, hatta çoğu durumda 1/250 bile kurtarmıyor. En güzeli 2-3 çekim yapıp denemek.

Işık iyiyken sorun yok, ver 1/500’ü gitsin ama ışık biraz azalınca 1/500 gibi değerler hayal oluyor. Peki bu sorunu nasıl aşacağız?

Çocuklaaar koşmayıııın terlersiniz!

DSLR/aynasız kullananlarda olay biraz daha kolay. Makineyi S (ya da T ya da Tv) moduna al, enstantaneyi hareketi donduracak ayara getir, odaklamayı sürekli moda al (AF-C), ISO’yu 800-1600 arası tut ya da otomatik ISO’yu kullan. Yüksek ISO becerisi iyi bir makineniz varsa ISO3200-6400 de olur tabi. Eğer obje size yakınsa ve sorun olmazsa flaş da kullanabilirsiniz. Flaş kullanmak hareketi dondurmaya yardımcı olur. Unutmadan, flaşı “2nd curtain sync” moduna almayı unutmayın (neden? Açıklaması başka yazıya artık). Burada en büyük sorununuz odağı yakalamak olacak, kit objektifler (ve aslında birçok objektif) odağı takip etmede pek başarılı değil. Ayrıca aynasızlarda, gördüğüm kadarıyla, Nikon 1 sistemi hariç adam gibi odağı takip edebilen sistem yok. Ben hareket halindeki bir arabadan fotoğraf çekiyorsam ISO’yu 800-1600 arası tutup enstantaneyi 1/500 ya da daha hızlı tutuyorum. Geçen hafta Peru’da D800 ile ISO6400’de de çok başarılı sonuçlar aldım.

Kompakt makine kullananlar bu kadar şanslı değil. Birçok kompakt makinede PASM modları yok, olsa bile yüksek ISO becerileri DSLRlar ya da aynasızlar kadar iyi değil ve odak yetenekleri çok kısıtlı. Hatta bazılarında ISO’yu bile ayarlayamıyorsun. Burada yapacak çok şey yok, kompaktlar böyle hareketli çekimler için uygun değil:

 a- Işık iyiyse makineyi spor ya da çocuk moduna alın ve öyle çekin. Bu modlarda makine olabilecek en yüksek enstantane hızını seçmeye çalışır ve bunun için ISO’yu bile arttırabilir. Ben araba yolculuklarında mutlaka bir kompakt taşırım ve ışık iyiyse spor modunda fotoğraf çekerim.
 b- Obje size yakınsa ve sorun değilse flaş kullanın. Flaş sayesinde hareket bir miktar sabitlenecek.
 c- Geniş diyaframlı kompakt almaya çalışın. Yeni nesil Panasonic LX-7, Samsung EX-2F, Olympus XZ-2 ve Canon G15 gibi kompaktların hızlı (yani geniş diyaframlı) objektifleri var. Bunlar sayesinde normal kompaktlardan daha hızlı enstantanelere ulaşmak mümkün.
 d- Objenin geçeceği yere önceden odak yapıp zamanı ayarlayıp tam zamanında deklanşöre basmak. Örneğin çocuğunuz koşarken hep aynı yerlerden geçiyorsa bir yer belirleyin ve oraya makineyi odaklayın. Elinizi deklanşörden çekmeyin ve tam çocuk oradan geçmeden hemen önce fotoğrafı çekin. Çocuk tam yerindeyken basarsanız deklanşör gecikmesinden dolayı çocuğu yakalayamazsınız. Birkaç denemeden sonra deklanşöre ne zaman basmanız gerektiğini anlayabilirsiniz.

Canon IXUS 220HS. ISO100, 1/800, f3.5, Peru, Lima Hayvanat Bahçesi’nde bir gösteri. Adamın geçeceği yeri tahmin edip odağı oraya yaptım, tam orada zıplarken deklanşöre tam bastım.
 e- Kompakt yerine giriş seviyesi aynasızlardan alın. Bu yazıyı yazarken Nikon V1 Amerika’da 299$’dı ve bence bu tip çekimler için en uygun alet bu çünkü odağı takip etme yeteneği DSLRlar kadar iyi. Benzer şekilde giriş seviyesi Panasonic (GF3, GF5) ve Olympus (EPM1, EPM2) modelleri de ilk odağı yakalamada çok iyi ve fiyatları kompaktlar kadar. Bu saatten sonra pahalı kompakt almazdım (eğer boyut avantajı yoksa).

Keşke her çocuk böyle olsa. O kadar yavaş ki yağlıboya bile çalışırsın 🙂

– Düzgün odak yapılmamıştır: Bu da çok karşılaşılan sorunlardan. Çözümü “şunu yapın bitsin” kadar basit değil çünkü birden çok sebebi var. DSLR sahipleri için buradaki yazıyı öneririm. Nikon kullanmasanız bile genel olarak teori aynı.

  • Kompakt makineniz var, çocuklarınız ya da köpeğiniz koşarken çektiğiniz fotoğraflar sürekli bulanık çıkıyor. Bu durumda enstantane hızının yetmeme olasılığı bir yana, hareketli sahnelerde kompakt makineler odağı yakalamakta zorlanırlar. Kompaktların %99’unda kullanılan kontrast bazlı odak sistemi hareketli objeleri yakalamak konusunda biraz geri. Bu durumda yapmanız gereken şey ya kompakt makineyi elden çıkarıp bir yeni nesil aynasız ya da DSLR almak, ya da hemen bir önceki maddedeki “d” şıkkını uygulamak. Canon G15 gibi geniş diyaframlı bir kompakt almak hızlı odaklayamama sorununu çözmüyor.
  • Kompakt makineniz var, ortamdaki ışık çok az, her çektiğiniz bulanık çıkıyor. Halbuki flaş da kullanıyorsunuz. Bu sorunun da suçlusu kontrast bazlı odak sistemi. Bu sistemler ışık miktarı az olduğunda odaklamada sıkıntı yaşarlar. Sorunu çözmek için, makinede varsa, odaklama yardımcı ışığını açmanız lazım ki makine odaklama sırasında objeyi bir miktar aydınlatsın. Bu ışık insanları rahatsız edebilir, dikkatli olmak lazım. Benim uyguladığım başka bir taktikse çekmek istediğim objeye eşit mesafede ama daha iyi aydınlatılmış birşey bulup ona odaklamak, sonra istediğim objeye çevirip çekim yapmak. Koşullar uygunsa bayağı işe yarıyor.
  • Işık miktarı az. Eğer ışık miktarı azsa piyasadaki makinelerin %99’u odak yapmada zorlanır. Eğer makinenizde odaklama yardımcı ışığı varsa onu açabilirsiniz.

Budapeşte’de eşimden D700’ü bir türlü alamadım 🙂 Nedense çok beğeniyor aleti. Boynuna taktı onunla gezdi, bana da E-PL2 ve NEX-5N kaldı… “Hadi beni çek” dediğimde aldığımız sonuç yukarıda. Fotoğrafın sağ-üst köşesine omuz kısmını büyütüp koydum. Düşük ışıkta alet odağı yakalayamamış. Aslında tek suçlu düşük ışık değil. D700’de orta noktadan odaklamayı seçip vermiştim, çekmeden önce odağı tekneden alıp kadrajı değiştirmiş, bu yüzden ben hariç herşey odak içinde 🙂

  • Makine istediğiniz yere odaklamıyor, bazen (ya da genelde) bambaşka yerlere odaklıyor. Bu sorun hem kompaktlarda hem DSLRlarda olabilir. En büyük sebebi sectiğiniz odak noktalarının sayısı. Eğer odaklama noktasının seçimini makineye bırakırsanız makine istediği noktaya odaklayacak ve bu nokta genelde sizin istediğiniz nokta olmayacak. Manzara gibi çektiğiniz objeye uzakta olduğunuz durumlar için çok dert değil ama eğer sahnede sizden farklı mesafelerde birden çok obje varsa, işte orada sorun başlıyor. Sayısal makinelerde odaklama sistemleri “genelde” kontrastı yüksek en yakındaki objeye odaklanır. Bazı makinelerde yüz tanıma sistemleri sayesinde sahnede bulduğu yüze de odaklanabilir ama sahnede birden çok yüz varsa gene en yakındaki yüze odaklama yapılır.

Yukarıdaki durumda eğer odaklamayı makineye bırakırsanız büyük ihtimalle en yakındaki sarı çiçeğe odaklanacak (sordum sarı çiçeğe…). Eğer elinizde bir DSLR varsa ve geniş diyafram kullanıyorsanız (f2.8 ve altı) büyük ihtimalle diğer çiçekler bulanık çıkacak.

Yurakıdaki durumda makine büyük ihtimalle aradaki engele odaklayacak, sizin velet bulanık çıkacak 🙂

Bu sorunun çok fazla çözümü yok. En iyisi istediğiniz odak noktasını sizin seçmeniz. Olmazsa odağı orta noktaya alıp istediğiniz yere odağı yapın, düğmeden elinizi çekmeyin ve sonra kadrajı oluşturup fotoğrafı çekin. Basitçe şöyle: Odak noktasını tekli olarak seç (genelde İngilizcesi “Single point” oluyor), istediğin şeye odak yap ama elini deklanşörden çekme (yarım basılı), makineyi istediğin yere çevir ve deklanşöre tam bas. Yapmak yazmaktan daha kolay.
Bu yazdıklarım detay, herkese uymayabilir: Bazı makinelerde AF-L tuşu var. Bu tuşa basarak odağı kilitliyorsunuz ve deklanşöre basana kadar odak değişmiyor. Güzel birşey ama bazı makineler bu düğmeyle pozlamayı da kilitliyor. Eğer odağı yaptığınız yer ile asıl çekeceğiniz yer arasında pozlama farkı varsa aşırı aydınlık ya da karanlık çekme sorunu doğabilir. Aynı şekilde bazı kompakt makinelerde düğmeye yarı basılıyken pozlamayı kilitleyebiliyor. Eğer menüde “pozlamayı kilitleme, sadece odağı kilitle” diye bir seçenek varsa onu tavsiye ederim.

  • Manuel odak yapıyorsunuz, bir türlü istediğiniz şekilde odak yapamıyorsunuz. Buna yapacak çok birşey yok. Zamane makineleri otomatik odak düşünülerek tasarlandığından elle odak yapmak biraz ikinci planda. Sony NEX, Pentax K-01 gibi makinelerde odak vurgulayıcı (focus peaking) adı altında bayağı faydalı bir uygulama var. Buna rağmen geniş odaklı objektiflerde odak hatası yapabilirsiniz. Optik bakaçlı APS-C DSLRların bakaçları da yeterince büyük değil ki detaylı odak kontrolü yapın. Daha da kötüsü, birçok DSLR’ın bakacı f2.5-2.8 arası objektiflere göre tasarlanmış durumda, bundan küçük diyafram değerlerinde net alan derinliğini adam gibi göremiyorsunuz.

Bazı DSLRların optik bakaçlarındaki bir parçayı değiştirip geniş diyaframlı objektiflerde net alan derinliği kontrolü yapabiliyorsunuz, bunların da şu sorunu var: Geniş diyaframa göre tasarlandıkları için dar diyaframlı objektiflerde (f3.5 ve üzeri) bakaç fazla kararıyor.

Optik bakaçtan doğru odak almanın en iyi yolu olarak seri çekimi öneririm. Odak halkasını çevirirken 4-5 poz ardarda çekerseniz büyük ihtimalle bir tanesi odakta olacak.

Peki diyelim ki LCD ekrandan odak yapıyoruz. Deneyenler bilir, bu durumda bile mükemmel odağı tutturamayabiliyorsunuz. Titreşimler, yetersiz ekran çözünürlüğü ya da bazı Nikonlarda olduğu gibi interpole edilmiş görüntü (D800’de böyle mesela) özellikle geniş diyaframlı objektiflerde mükemmel odak yapmanızı zorlaştırabiliyor. Bu durumda ne yapmanız gerek?

İşte size birçok kitapta göremeyeceğiniz bir bilgi: Renk bozulmalarını takip edin!

Odaklanan bölgenin (40 ve 21) arkasındaki rakamların etrafındaki yeşile ve ön tarafındaki kırmızı-mora (aslında macenta) dikkat edin. İşte geniş diyaframlı (yukarıdaki Canon 50mm f1.4 USM) objektiflerin çoğunda en geniş diyaframlarında böyle renk hataları oluşur. LCD ekranda odak yaparken bu yeşil-mor bölgenin arasına gelmeye çalışırsanız mükemmel odağı yakalarsınız.
Bir örnek daha. Rokinon 85mm f1.4, f2.8, 1/5, ISO50, Nikon D800. Odak şaşmış, peki odak ne tarafa doğru şaşmış? Bir üstteki fotoğrafa bakarsanız anlarsınız. Lambada morluklar, arka plandaki tabloda yeşillikler var, demek ki odaklanan nokta lamba ile tablo arasında. Ben lambayı odaklamak istediğim için burada geriye odaklama (back-focus) sorunu var. D800’ün ekranı ne yazık ki %100 boyutta saçma bir şekilde enterpolasyon kullandığı için (bilmemkaç yıllık 450D bile çok daha iyi) elle odaklama yaparken renk bozulmalarına bakıyorum.

FOTOĞRAFLARDA ÇOK GÜRÜLTÜ/KUMLANMA VAR

Fotoğrafta gürültünün/kumlanmanın birkaç sebebi var. En önemlileri yüksek ISO kullanmak, karanlıkta çekim yapmak, aşırı kontrastlı sahneler, JPEG sıkıştırması, aşırı keskinleştirme, yüksek sıcaklık ve tecrübesizlik.
Tecrübesizlik = Her fotoğrafa %100 bakmak. Her yerde söylüyorum, önemli olan şey fotoğrafın bütünü, detaylarda bu kadar boğulmayın. Dünyaca meşhur fotoğrafların büyük çoğunluğunda odak bile doğru değil, ve %100 bakarsanız berbat birşey görüyorsunuz. Ama önemli olan fotoğrafın size anlattığı şey olduğu için kimse “bakıyım %100’de nasıl görünüyor” demiyor. %100 detayın önemli olduğu yerler de var tabi, örneğin ürün fotoğrafları ya da portre-moda fotoğraflarında detay önemli.
Fotoğrafta gürültü ya da kumlanma her zaman kötü değil. Eğer detaylar ve renkler korunuyorsa ya da fotoğrafa güzel bir atmosfer katıyorsa dert etmeyin.
Kompakt makine sahipleri: Herşeyden önce, kompakt makine kullananların gürültüden/kumlanmadan kaçması mümkün değil. Ya aşırı gürültü azaltma yüzünden detay kaybedecekler ya da gürültü/kumlanmaya razı olacaklar.

Panasonic LZ-5K, ISO1600, f2.8, 1/25.

%100 kesme. O zamanlar suluboya çalışırdım…

Panasonic LZ-5K, ISO200, f2.8, 1/8.

%100 kesme.

Yukarıdaki örnekler 2007 yılından. Mekan Viyana. O zamanlar sağa-sola gezmeye Panasonic LZ-5K ile giderdim. Makinede gürültü azaltma seçenekleri var mıydı hatırlamıyorum ama gece çekimlerinde ne kadar zorlandığı belli. ISO200’de bile hem detaylar dağılmış hem renk güzültüsü (chroma noise) fazla. Zamanımızda bazı büyük algılayıcılı kompaktlar çok daha iyi olsa da genel olarak kompakt makinelerin gürültü/kumlanma performansları iyi değil.

Olympus TG-620. ISO800, 1/8, f3.9. Filipinler’de bir türbin şaftı. Böyle nemli ve tozlu yerlerde TG serisi gibi toz-su geçirmez makineler çok yararlı.

Fotoğrafın tamamını düşünürseniz ufak haliyle webde paylaşılabilir ama %100 kesmede detay kaybını görebiliyorsunuz. Ayrıca JPEG sıkıştırmasından ve aşırı keskinleştirmeden kaynaklanan bozulmalar da bariz. Buna rağmen eski Panasonic’ten çok daha iyi.

Yüksek ISO düşük ışıkta ya da yüksek enstantaneye ihtiyaç duyduğunuzda gerekli. Bu durumlarda makinedeki algılayıcının voltajı arttırılarak ışığa duyarlılığı arttırılıyor. Böyle olunca algılayıcı ısınıyor, yüksek sıcaklıkta elektronların hareketi düzenli olmadığı için böyle bozulmalar meydana geliyor (çok kabaca böyle).

Bundan kaçmanın en sağlam yolu olabildiğince düşük ISO kullanmak ve ufak algılayıcılı yüksek megapikselli makinelerden kaçmak. Yüksek ISO’dan kaçmak bazen imkansız olsa da geniş diyaframlı kompaktlar kullanmak, enstantaneyi biraz düşürmek, üçayak ya da flaş kullanmak yardımcı olabilir. Yüksek megapikselli 16-18 MP’lik kompaktlar en düşük ISO’da bile çamur gibi ya da aşırı bozuk fotoğraf veriyorlar.

Fotoğraf DPReview incelemesinden. Sony’nin 18MP’lik DSC HX20V modeli ve diğer 3 kompakt. ISO100. Canon G15’te 12MP olmasına rağmen detay farkı var mı?

ISO400. Nasıl? ISO1600’de artık yazılar iyice tanınmaz hale geliyor.

16 ya da 18MP’ye ihtiyacınız (büyük ihtimalle) olmayacağı için, eğer bir hata yapıp böyle bir alet aldıysanız, fotoğrafları 10-12MP boyutunda çekin derim. Böyle yapmak dinamik aralığı değiştirmese de gürültüyü bir miktar azaltacaktır.

JPEG sıkıştırması ve aşırı keskinleştirmeden bahsettik. Aşağıda birkaç örnek koydum:

Olympus TG-620. ISO100, 1/500, f4.7. Filipinler’de bir havuzda yüzerken bu hayvanı gördüm, havuzdan çıkardığımda hala yaşıyordu. 100 kadar fotoğrafını ve videosunu çektim.

Beyaz ve kahverengi yüzeylerin birleştiği yerdeki pütürleri gördünüz mü? TG-620 fotoğraflara “akıllı keskinleştirme” uyguluyor. Aslında yaptığı şey kenarları belirleyip oralara keskinleştirme uygulamak. Böyle olunca, %100 büyütmede bu bölgelerdeki sorunları görebiliyorsunuz. Şunu da ekliyim, bu haliyle baskıda çok daha iyi sonuç veriyor ve eğer %100 bakmazsanız fotoğraf daha net görünüyor.

12MPlik TG-620 fotoğraflarını 8MP’ye ufaltınca bu sorunlar bayağı azalıyor.

Bu arada hayvanın boyu buydu 🙂

Olympus TG-620. ISO100, 1/200, f4.7. Filipinler.

Aynı fotoğrafın sol üst köşesi. Hem aşırı keskinleştirme hem de JPEG bozulması. Ayrıca fotoğrafın kenarlar daha karanlık olduğu için kumlanma da var. Bazı makinelerde Nikon’un “D-Lighting” özelliğine benzer gölge-parlaklığı otomatik ayarlayan seçenekler var. Bunlar parlak bölgelerde bazen işe yarasa da gölgelerin parlaklığını arttırdığı için gürültüyü de arttırıyorlar. Eğer bundan rahatsız oluyorsanız bu özelliği kapatın.

Son örnek de dar dinamik aralığa bağlı kumlanmadan:

Olympus TG-620. ISO100, 1/125, f3.9. Filipinler. Sahnenin orta bölgesinde aşırı parlak bir bölge var, onun etrafı gölge.

Fotoğrafın histogramı. Bu konuda ne anlama geldiğini anlatmıştım. Makine tüm parlaklık değerlerini tanıyamamış.

Aynı sahne, sağ üst köşe. ISO100 olmasına rağmen gürültü var. En büyük sebep makinenin dinamik aralık kapasitesinin sahneye yetmemesi. Bu durumlarda yapabileceğiniz tek şey HDR çalışmak.

Ek olarak, fotoğrafta geniş ve tek renkli yüzeyler varsa (mavi gökyüzü ya da deniz gibi), bu bölgelerde en düşük ISOda bile kumlanma görebilirsiniz. Bunun oluşma sebebi RGB filtresi ve algoritması, ama detayı bilmenize gerek yok, sadece haberiniz olsun.

Özetle kompakt makineniz varsa gürültü/kumlanmayı azaltmak için:
a- Olabildiğince düşük ISO’da durmaya çalışmak (geniş diyafram, flaş, üçayak vs..)
b- Mümkün olan en büyük dosya boyutunu (mimimum sıkıştırma) seçmek ve keskinleştirme-kontrast değerlerini mimimumda tutup bunlarla sonradan bilgisayarda oynamak
c- Mümkünse HDR çalışmak
d- 16-18 MPlik kompaktlardan uzak durmak
e- Size yetecekse fotoğrafı 8-10MP civarına indirmek (hatta belki 6MP)
f- “D-Lighting” benzeri otomatik gölge-parlaklık ayarı yapan özelliklerin kapatılması
gerekli.
g- Yukarıda bahsetmedim ama, gürültü/kumlanma oranı yüksek fotoğrafları siyah beyaza çevirmek de bazen işe yarıyor. “bazen” dedim çünkü gerçekten kötü bir fotoğrafı siyah beyaz kurtarmaz.

DSLR sahipleri: DSLR kullananlar bu konuda daha şanslı ama gene de yukarıda bahsettiğim sorunlar görülebiliyor.

Bir DSLRınız var ve gürültüden şikayetçiyseniz önce yukarıda kompaktlarla ilgili yazdığım bölümü okuyun çünkü birçok sebep ortak. Gene de birkaç konuya değindim:

a- “Çok MP’li makineler kötü, az MP iyidir” teorisi genelde doğru olsa da teknoloji ilerledikçe yüksek megapikselin getirdiği sorunlar aşılıyor. Örneğin 18 ve 16MP’lik modern APSC algılayıcılar önceki nesil 10-12 MPliklerden daha iyi. Elinizde bir Nikon D5100 varsa makine tarafında şaheser yaratmak için hiçbir eksiğiniz yok demektir. Yalnız 24MP’lik algılayıcılar sanıyorum hala emekleme döneminde. Sony NEX-7, A77, A65, Nikon D3200 ve D5200’ün 24MP’lik algılayıcıları nedense 16MPlikler kadar iyi değil. “İyi değil” derken, tabi bunun da koşulları var. ISO100-800 arasında 16MP’liklerden daha iyi detay verseler de daha yüksek ISOlarda dinamik aralık hızlıca düşüyor ve gürültü oranı 16MPliklere göre daha fazla. 24MP’yi 16’ya düşürme taktiği düşük ISO’da işe yarasa da yüksek ISO’da çok işe yaramıyor (ki teoride işe yaraması lazım). Nikon D3200 çıktığında “ucuza 24MP” alırım diye düşünmüştüm, internette örnek fotoğrafları hiç beğenmedim. NEX-7 de iyi olsa da geniş açı objektiflerde kenarlarda ışık azalmasına bağlı bilinen sorunları var. Yani gürültü/kumlanma sizin için çok önemliyse en azından şimdilik (Aralık 2012) 24MPlik APSC DSLRlardan uzak durun derim (D600’den bahsetmiyorum). Belki D400 iyi olur. Örneğin 36MPlik D800 hemen her konuda 24MP’lik D600’den daha iyi.

b- Isınma. Yüksek ISO algılayıcıyı ısıtır dedik, ve bu da gürültüye sebep olur. DSLRlarda ısınma biraz daha büyük dert. Eğer canlı önizleme ya da videoyu sık kullanıyorsanız, ya da sıcak bir ortamda (örneğin 30 derecede güneş altında), ya da uzun pozlama yapıyorsanız, ya da sürekli yüksek ISO’da çekim yapıyorsanız makinenizin algılayıcısı ısınacak ve gürültü miktarı artacak. Hatta sıcak nokta (hot-spot) denen sorun da oluşabilir. Bu konuda tavsiyem her 45 dakikalık çalışmada makineyi 15 dakikada gölgede dinlendirme. Eğer ortam sıcaksa bu 20 dakikaya kadar düşebiliyor.

c- Sıkıştırma ve JPEG bozulmaları. DSLRlarda genelde dosya boyutu ve sıkıştırma oranını belirleyebiliyorsunuz. Bazı durumlarda çok belli olmasa da bazen yüksek sıkıştırma JPEG bozulmalarına sebep olabiliyor. Ben her durumda en yüksek JPEG kalitesini kullanma taraftarıyım. Ayrıca keskinlik ve kontrast oranını da genelde az tutuyorum.

d- Herşeye %100 bakma hastalığı. Benim de dönem dönem yakalandığım bir hastalık 🙂 Bakma kardeşim, bakma işte! %100 bakma herşeye!

NEX-5N, ISO400, +0.3EV, 1/80, Nikon 55mm f2.8 AI micro, f11. Filipinler’de bir müzenin bahçesinden. Kötü mü? Fena değil.

Bu da aynı fotoğrafın ortasından %100 kesme. Hafif elim titremiş (elde makro çekimlerinde 1/80 çok düşük kalır), ayrıca keskinleştirmeden dolayı biraz pütürler var ama fotoğrafın tamamına bakarsan yaklaşık 6 MP’ye kadar bunlar belli olmuyor. 6MP ile ne kadarlık baskı alırsın? Ben söyliyim: İyi pozlanmış ve iyi bir objektifle çekilen 6MPlik fotoğraflardan cillop gibi A3 baskılar çıkar. İnanmayan denesin 🙂

Ek detay bilgi: Modern Nikon DSLR algılayıcıların (Sony tarafından üretilenler, dolayısıyla Pentax K5 ve Sony A57 gibi modeller de buna dahil) düşük ISOda dinamik aralıkları Canonlar’dan daha yüksek, buna karşılık ISO yükseldikçe Canon’unkiler bu aralığı sabit tutuyor ve ISO800 üzerinde dinamik aralıkları biraz daha iyi. Teoride her tam basamaklık ISO artışının (örneğin 100 – 200 artışı) 1EV dünamik azalışına sebep olması lazım ki D800/D800E’ninkiler böyle davranıyor. Bu yüzden Nikonlar’ın DxOMark’ta düşük ISOdaki dinamik aralık ve gürültü performansları Canon’dan daha yüksek çıkıyor (DxOMark’ın puanlandırmasında düşük ISO performansı daha önemli). Belki de bu yüzden birçok kullanıcı 5DMarkIII ve 1Dx’in yüksek ISO performansını daha başarılı buluyor. Bunu neden söylüyorum? Elinizdeki aletin davranış şeklini bilmeniz faydalı birşey de ondan. Belki bir yerde bir zaman işinize yarar 🙂 Bu dediklerim modern APSC algılayıcılar için de geçerli.

Gördüğünüz gibi ISO yükseldikçe Nikonlar’ın dinamik aralığı düzenli olarak düşerken Canonlar belli bir değere kadar daha stabil ve bir değerden sonra Nikonların üzerine çıkıyor. Aradaki fark atla deve değil, orası ayrı.
Bu sitede DxOMark puanlarıyla ilgili çok güzel ve detaylı bir yazı var, okumanızı tavsiye ederim.

FLAŞI KULLANAMIYORUM

Aslında gündelik eş-dost ya da gezi fotoğrafları için flaş kullanımı zor değil. Modern makinelerin çoğu otomatik modda bunu güzelce yapıyor. “Zor değil” ama gene de temel şeyleri bilmek lazım. Aşağıda flaşı efektif olarak kullanabilmek için gerekli temel bilgiler verdim.

Flaşlı fotoğraflarım aşırı parlak çıkıyor. Bunun en büyük sebebi kişiye ya da objeye aşırı yakın olma. Eğer bir mucize olur da kullanma kılavuzunu okursan biryerlerde “flaşı 1 metreden kısa mesafede kullanmayın” uyarısını görürsün 🙂 Kompakt makinelerin flaşları genelde 1-4 ya da 1-3 metre arasında etkili. DSLR flaşları da aynı şekilde 1 metrenin altında doğru pozlama vermezler. Tavsiyem, flaş kullanacaksanız 2 metre civarında durmaya çalışın.

Flaşlı fotoğraflarım karanlık çıkıyor. Bunun sebebi de flaşın etki alanı. Eğer kompakt makine kullanıyorsanız ve çekeceğiniz obje ya da kişi 4 metreden uzaktaysa flaşın mesafesi yeterli olmaz. Flaşın etki alanını arttırmak için ya gücünü arttıracaksınız (Flaş pozlaması – Flash Exposure Compensation) ya da ISO değerini arttıracaksınız. ISO arttıkça flaşın etki mesafesi de artar. Flaş kullanıyorsanız kompakt makinelerde ISO’yu rahatlıkla 400’e hatta 800’e çıkarabilirsiniz. Ben G11 ile flaş kullandığım zaman (EX 270) 1600’e bile çıkıyordum.

Flaş kullanınca arka plan hep karanlık çıkıyor. Fotoğraf makinelerinin %90’ında flaşlı çekimde minimum enstantane hızı 1/60 gibi bir değere sabitlenir. Eğer arka plan karanlıksa doğal olarak arka plan karanlık çıkacaktır.

Flaş yok. 1/25, ISO800, f1.7, Panasonic GX1, Panasonic 20mm f1.7. Aslında pozlama çok da kötü değil ama öndeki adamı biraz daha aydınlatmak için flaş kullanalım:

Flaş kullanınca standart modda 1/60 enstantane verdi, dolayısıyla arka plan biraz karardı. Burada gene de arka plan biraz aydınlatılmış olduğu için tamamen kararmamış.
Şimdi GX1’den flaş modunu “yavaş flaş senkronizasyonu – slow sync” ayarına getirdim:

Şimdi enstantane gene 1/25. Böylece arka plan daha iyi aydınlanmış. Buradaki sorun objeye çok yakın olmam, bu yüzden adam aşırı parlak çıkmış. Bunu engellemek için de GX1’in flaşını elle yukarı doğru çevirdim:

Bu sonuç daha iyi.

Aslında yapılması gereken şu: Çekeceğiniz objeye 1.5-2 metre kadar mesafede duracaksınız, pozlamayı arka plana göre yapıp (objeye göre değil) pozlamayı kilitleyip flaşla çekim yapacaksınız.

Yukarıdaki sahneye bakın. Arkada güzel bir şehir manzarası, ön planda ağlayan çocuk. İkisinin de fotoğrafta çıkmasını istiyorsunuz. Yapmanız gereken şu: Varsa flaşın slow-sync modunu bulmak, pozlama değerlerini şehirden okumak ve flaşı kullanıp çekim yapmak. Pozlamayı kilitlemek için makinede varsa AE-L tuşunu (bazı makinelerde * düğmesi) kullanabilirsiniz. Yoksa M moduna alıp şehirden aldığınız değerleri kullanın (yukarıda 1/20, ISO800, f4). Bazı kompakt makinelerde “intelligent flash” diye bir mod var (örneğin Fuji’de). Bu mod flaşı yavaş modda çalıştırarak arka planı da doğru aydınlatmaya yarıyor.

Soldaki normal flaş, sağdaki anlattığım yöntemle çekilmiş.

Flaş istediğim objeyi değil daha yakını aydınlatıyor. Yukarıda biryerlerde arada engel varsa odağın şaşırabileceğini anlatmıştım. Flaş da, aynı şekilde arada engel varsa, şaşırabiliyor.

Bunu www.youarenotaphotographer.com‘dan buldum. Gördüğünüz gibi flaş sadece teyzeyi aydınlatmış. Eğer bunu çeken düğün fotoğrafçısı olsaydı genç akrabaları da yanıma alıp fotoğrafçıyı tartaklardım diye düşünüyorum. Peki ne yapmalı? Tabii ki engelleri kaldıracaksınız (hareket ederek ya da aradakilere rica ederek).

O kadar güneş var, gene de çektiğim insanların yüzleri karanlık çıkıyor. Aslında sebep “o kadar güneş” olması. Çekeceğin kişinin arkasında çok fazla ışık varsa makine sahnedeki ışığı dengelemek için yüzleri karartacak. Yani arka planla ön plan arasında aşırı parlaklık farkı varsa (arka plan aydınlıksa) ön plandaki obje genelde karanlık çıkar.
Aşasıdaki pozu A modunda çektim. Gördüğünüz gibi adamın yüzü karanlık çıktı çünkü arkada büyük bir ışık kaynağı var.

Aşağıdakini de A modunda çektim ama bu sefer flaş vardı.

Gördüğünüz gibi flaş adamı aydınlatmış ama arka plan da kararmamış. Makinenizde büyük ihtimalle dolgu flaşı (fill flash) modu vardır. Böyle durumlar için onu seçin. Bazı modellerde “arkadan aydınlatma” (Backlighting) modu da olabiliyor, onu da deneyebilirsiniz.

“Gündüz flaş mı kullanılır?” diye düşünmeyin. Aslına bakarsanız güneş tepedeyken sürekli flaşı kullanmanızı tavsiye ederim. Hele güneş tepedeyken insanların yüzünde gölgeler oluşabiliyor, dolgu flaşı ile bunu engelleyebilirsiniz.

Flaşın ışığı çok sert, bazı yüzeylerde yansıma oluyor. Flaşın boyu ne kadar ufak olursa o kadar doğrudan ve kötü ışık yayar. Işık kaynağı ne kadar geniş olursa ışık o kadar yumuşak ve düzgün yayılır. Doğaya dikkat edin: Güneş tepedeyse ortamdaki ışık çok keskindir ve birçok gölge vardır çünki kocaman gökyüzünde tek ışık kaynağı güneştir, buna karşılık bulutlu havada gölgeler daha azdır ve kontrast daha azdır çünkü bulutlar ışığı düzgün olarak dağıtır. İşte sizin de yapmanız gereken şey bu: Kendi bulutunuzu yaratmak.

En çok kullanılan yöntem flaşın önüne bir dağıtıcı (diffuser) koymak. Bu sayede flaştan çıkan ışık dağıtıcıya çarpıp daha düzgün olarak dağılacak.
Çok kullanılan birkaç dağıtıcı tipi:

Eğer böyle birşey almak istemiyorsanız bir kağıdı kıvırıp flaşın önüne bantlayabilirsiniz (bantları cama değil yandaki plastiklere yapıştırın tabi). Ya da çekim sırasında elinizle de bir kağıt tutabilirsiniz. Kompakt makinelerde iki kat kağıt yapıştırmak faydalı olabilir (taşıması da kolay). Bu şekilde flaşın gücü biraz azalacaktır, bunu da dikkate alın.

OBJEKTİF DERTLERİ

100 metre uzaktaki adamın gözünün bebeğini çekemiyorum. Tebrikler, bu konuda yalnız değilsin, NASA da seninle aynı dertten muzdarip olduğu için yıllar önce Hubble denen birşey yaptılar 🙂 Şaka bir yana, amacın uzağı yakına getirmekse yapacağın şeyler belli.
 a- Elinde mevcut kompakt makine varsa maksimum telefoto mesafesini öğren (internetten ya da kullanım kılavuzundan). Eğer maksimum değer 140mm’nin altındaysa uzakları görmeyi çok bekleme.
b- Fotoğraf makinen yok, yeni alacaksın ve teee uzaktaki kızları çekmek istiyorsun (yanlarına gidip konuşacak medeni cesaretin yok mu yoksa? Cık cık cık…). Bu durumda Nikon P500 ya da Canon SX40 tarzı bir DSLR-benzeri makine almak gerekli. Telefoto ucunun (maksimum odak mesafesi) en az 400mm olmasına dikkat edin. Diğer bir seçenek de bir DSLR ya da aynasız alıp telefoto objektif almak. Tavsiyem minimum 200mm olan bir objektif (“hangi objektif” konusunu etraflıca şu konuda anlatmıştım).
c- Eğer RAW çeken bir makineniz varsa bir tavsiye: Adobe Camera RAW’da aşağıdaki seçeneği açın:

Bu seçenek JPEG’de de çalışıyor ama RAW’da daha iyi sonuç alıyorum. Açılan menüdeki boyutlara dikkat ettiniz mi? Adobe bu seçenekte fotoğrafınızı listelenen boyutlara getirebilmenizi sağlıyor. Eğer RAW çektiyseniz ve daha fazla detaya ihtiyacınız varsa makinenizin bir üst çözünürlüğünü seçin ve bakın bakalım daha fazla detay alabiliyor musunuz. Yukarıdaki ekran görüntüsünde 12MP Nikon P500’ün çözünürlüğü, bu yüzden yanında – ya da + yok. İstersem 19,3MP ya da daha düşüğünü seçebilirim. Ben birçok işlemi Photoshop’a girmeden ACR’de bitirdiğim için bu özelliği çok kullanıyorum. Her makinede işe yaramıyor. Örneğin P500’de 19.3MP değeri bariz kötü oluyor ama D700’de üzerine biraz da keskinleştirme yaparsam fena sonuçlar almıyorum. Bu seçenek büyük baskı alacaksanız çok faydalı bence.
Fotoğraf büyütmek için özel yazılımlar ve Photoshop’un içinde de farklı algoritmalar bulunmasına rağmen hızlı çalışma için bu seçenek çok işime yarıyor.

Kompakt makinem var, arkayı bulanıklaştırmak icin ne yapmam gerekiyor? 18-55mm ile arkayı nasıl bulanıklaştırırım? Bunlar benzer sorular ve çözümleri de benzer. Arka planı bulanıklaştırmak = Net alan derinliğini azaltmak. İşte yapmanız gerekenler: Objektifi maksimum telefoto değerine getirin, objeye yaklaşabildiğiniz kadar yaklaşın, diyaframı açabildiğiniz kadar açın (bazı kompaktlarda “portre” modu da bunu yapar), arka planı mümkün olduğu kadar uzakta tutun (yani objeyi arka plandan mümkün olduğunca uzaklaştırın). Örneğin 18-55mm’de objektifi 55mm’ye getirin, A (ya da Av) modunda diyaframı f5.6’ya getirin, kişiye ya da objeye yaklaşabildiğiniz kadar yaklaşın, mümkünse arkadaşınızı/objeyi arka duvardan (mesela) uzaklaştırın.

DİĞER DERTLER

Dertler envai çeşit. Say say bitmez. Aşağıda herhangi bir kategoriye sokmadığım şikayetler var:

X sene önceki kompakt makinem daha iyi çekiyordu, yeni makineler çok kötü. Bu dert hem haklı hem haksız. 5-6MP çeken CCD kompaktlar artık yok. O aletler ISO200’e kadar bayağı güzel renkler ve keskinlik verebiliyordu. Şimdi modern 16MPlik makinelerle benzer kaliteyi almak zor… mu acaba?
Burada çok fazla değişken var. En basit örnek yukarıda verdiğim iki makine: Biri 2006’dan 6MP’lik Panasonic LZ-5K diğeri yeni sayılabilecek 12MPlik Olympus TG-620. Sizce hangisi daha iyi? Peki 18MPlik Sony’nin hali nasıl? “Daha iyi” derken hangi özelliğe bakmamız lazım? Örneğin 12-16-18MPlik fotoğrafları 6MP’ye insek o “efsane” makineler kadar iyi olurlar mı? Zamanımızda hangi makinelerle eskileri karşılaştırmak lazım? Örneğin Canon G15 gerçekten de X sene öncenin kompaktlarından kötü mü? Fuji X10? Lumix LX-7? Hangi ISO’da bakacağız? Objektifler önemli değil mi (LX-7 gibi kompaktlar 24mm geniş açıda f1.4 diyaframa sahip, 10 sene önce var mıydı böyle birşey?)? Başka bir örnek, 14MPlik Canon G10 hala kompaktlar arasında ISO200’e kadar en çok detayı veren makinelerden biri, eski kompaktlardan istediğini getir G10 kadar detay veren bulamazsın.
Belki de “serzeniş” yanlıştır. Yani “X sene önceki kompaktlar daha iyiydi” demek yerine “X sene önce şöyle bir makine vardı, şu anda onun kadar iyi az makine var” demek lazım. Halbuki aynı dönemde üretilen diğer 1000 kompakt berbat, belki 2-3 tanesi iyiydi. Ben şu anda en az 10 tane çok iyi kompakt sayarım, hepsi teker teker eski makinelerin tamamından daha iyi (evet, Canon A620 ve Fuji F30-31D dahil 🙂 ).
Buna rağmen söylüyorum: 16MPlik kompakt almayın, aldırmayın. Algılayıcı boyutunu 1/2.3’ten büyük tuttuğunuz sürece dert yok.

Benim fotoğraflarımdaki renkler gercekçi degil, arkadaşın Nikon’u/Pentax’ı/Olympus’u var onunkiler daha gercekçi. Hayır değil. Onlar sadece daha canlı ve kontrastlı. Bu yazıda bu konudan uzun uzun bahsetmiştim. Bazı markalar giriş seviyesi makinelerinde JPEG çevriminde renklerin doygunluğunu ve kontrastı arttırıyorlar böylece fotoğraf daha canlı oluyor ama bu “renkler doğru” demek değil. Sen hoşlanıyorsan orası ayrı, zevk-renk meselesi. Nikon’a göre “Neutral” fotoğraf kontrolü gerçeğe en yakın renkleri veriyor.

Elindeki makinenin renklerini soluk buluyorsan yapacağın şeyler belli:
 a- Fotoğraf seçeneklerinde/kontrollerinde/stillerinde Vivid ya da Landscape seçeneğini bul ve onu seçin. Makinende bu yoksa “saturation” ve “contrast” ayarlarını bul onları arttırmayı dene. Bazı DSLRlara renk stillerini PC’den yükleyebiliyorsun. Örneğin Canon ve Nikon DSLRları için birçok renk profili internette dolaşıyor, onları arayın ve makineye yüklemeyi deneyin.

b- RAW çekip bir programda renkleri ayarlayın. En güzel yolu bu tabi ama biraz zahmetli.
c- Arkadaşın makinesinden alın 🙂 Ama sonradan “arkadaşın makinesi daha iyi” deme şansınız kalmıyor, benden söylemesi 🙂

Ben her makinemde “Natural/Neutral” renk stilini seçip doygunluğu bir ya da iki birim arttırıyorum. Bu şekilde kontrast biraz düşük olduğu için gölge ve parlak bölgelerde daha fazla detay alabilirsiniz.

Fotoğraflarımın tam ekran hali çok güzel, %100 yaklaşınca kötü oluyorlar. Evet aynen öyle. Ekranı 3″ ve yüksek çözünürlüklü makinelerin tamamı için bu geçerli. Bunun sebebi, çektiğiniz fotoğrafın ekranda çözünürlüğünün düşürülerek gösterilmesi. Makinenin ekranını bırak, fotoğrafı PC’de ekranın sadece yarısını kaplayacak şekilde aç bak, sonra %100 haline bak. Aradaki farkı rahatlıkla görebilirsin. Yukarıda biryerlerde söylemişimdir, fotoğrafın %100 haline bakmak çok da gerekli değil. İnternette paylaştığın fotoğrafları kaç MP paylaşıyorsun? Peki baskı alıyor musun? Ben eşime-dostuma gönderdiğim fotoğrafları 2-6MP arası tutuyorum her zaman. Önemli olan şey fotoğrafın bütünü.

YUKARIDAKİLERİ DOĞRU YAPIYORUM, AMA ÇEKTİKLERİM GENE DE GÜZEL OLMUYOR

Sürpriz: Yukarıda yazdıklarım bu işin DEF’si oluyor (ABC = ISO-Enstantane-Diyafram üçgenini iyi anlamak). Beğeneceğiniz fotoğraflar çekebilmek için yaklaşık olarak ABCDEFGH’yi öğrenmeniz gerekiyor. Sonra IJKLMN’yi öğrendiğinizde eski çektiğiniz birçok fotoğrafı beğenmemeye, hatta hiçbirşeyden anlamadığınızı düşünmeye başlıyorsunuz. O’dan sonra Z’ye kadar artık tahminen 30 sene harcayacaksınız 🙂

Nasıl? Kafalar karıştı mı?

Eğer yukarıdakilere dikkat ediyorsunuz ve fotoğraflarınız hala kötü çıkıyorsa, temel bilgilerden kadraj, geometrik denge, renk dengesi vs.. gibi şeyler çalışmanız lazım, ve elbette bol bol pratik… Pratik derken, bir günde 1000 fotoğraf çekip o fotoğrafların yüzüne bir daha bakmamaktan bahsetmiyorum. Gün içinde 5 fotoğraf çekip akşam evde onları incelemek, anlamaya çalışmak 1000 fotoğraftan daha iyi. Bu dediğim şey zaman kaybetmek gibi gelecek ama bu şekilde 1 hafta uğraşsanız 1 hafta sonunda ne kadar ilerlediğinize şaşıracaksınız (ya da ben uyduruyorum, ama denemeden bilemezsin değil mi 🙂 ).
Bu sitede kendi çapımızda fotoğrafları yorumluyoruz, nasıl daha iyi olabileceklerini tartışıyoruz. Göz atmanızı tavsiye ederim.
Aşağıda bazı “kötü” fotoğraflar ve nasıl “daha iyi” olacaklarından bahsettim. Dikkat ederseniz, bu yazı genelde yeni başlayan amatörler için, yani üniversite seviyesinde teorik fotoğraf bilgisi beklemeyin 🙂 Bunlar sadece fotoğrafların basit dokunuşlarla nasıl daha iyi görüneceğine dair öneriler.

KEDİ ve AT AVRAT SİYAH-BEYAZ GERÇEĞİ

Meşhur kedi fotoğrafıyla başlamak istedim. Malumunuz kedi çekmek vazgeçilmez bir tutku 🙂 Bir fotoğraf makinesi olup da kedi çekmeyen yoktur herhalde (kibrit kutusuyla çekenler dahil).

Doğal olarak, kedilerle ilgili bir sorun var: Kediler ilginç yaratıklar. Bayaa bildiğin garip bir hayvan; bakışı haşin, bazen komik, bazen hüzünlü, bazen düşünceli… Ama gerçekten komik ve şirin hayvanlar. “Bunun nesi sorun” diyebilirsiniz. Sorun da tam burada: Hayvan şirin olunca “ne çeksem gider” diye bir düşünce doğuyor.

– Hayvanın doğasında var abi, her türlü ilginç.

Halbuki bütün kediler aynı! Bugün yüz tane kedi fotoğraf çeksen 90’ı aynı çıkacak. Senin gibi 100 bıçkın delikanlı daha sokaklarda gezse, al sana hergün çekilmiş birbirinin aynı yüzlerce kedi fotoğrafı.

Bundan kurtulmanın yolları var elbet. Bunlardan biri kedileri takip edip ilginç zamanlarında yakalamaya çalışmak. Bu yöntem delikanlıya uymayacağı için, diğer bir yöntem de kediyi yakaladığın zaman çekip sonradan güzelleştirmek. Biraz renklerle ve  kontrastla oynayarak, biraz keserek-biçerek, vs.. basit bir fotoğraf ilginç şeylere dönüştürülebilir. Bir büyüğümüz ne demiş: Kötü fotoğraf yoktur kötü düzenleme (edit) vardır.

Mal bu. İstanbul’da adalardan birinde gezerken çekmiştim. Aslında hayvan patileriyle sinek kovalıyordu ama ben makineyi kaldırınca böyle bir poz aldı. 5DMarkII, 24-105mm f4 L IS, f4.5, 1/125, ISO125, 105mm, -0,3EV pozlama telafisi. Bu haliyle nasıl? Bence acaip sıkıcı. Çöp bidonunun üzerinde bir kedi. Eee? Bundan daha normal birşey olabilir mi? Paylaşmaya, hatta sabit diskte yer tutmasına değmez. Peki, biraz gıdıklasak nasıl olur?

Delikanlının düsturudur: At-avrat-siyah beyaz. Siyah-beyaz olmazsa olmaz. Örneğin bir kestaneci gördün, hemen çekip siyah beyaz yapacaksın ki bir şeye benzesin. Orada oturup insanlarla iletişimini ve hareketlerini gözlemeye ya da yüz ifadesini takip etmeye gerek yok, çek gitsin 🙂 Halbuki siyah beyaz fotoğrafın da bir üslubu var, olacak yer var olmayacak yer var.

Bu ne? Kestaneci + siyah beyaz. Yani?

Neyse efendim, kediciği siyah-beyaza çevirdim, biraz da kontrastla oynayıp fotoğrafı canlandırdım. Ama hala olmadı, hala bayat. Ortada bir kedi, çöp kutusu, arka planda birşeyler… Olmamış. Başka birşeyler lazım. Herşeyden önce dengeyi bozmak lazım ki fotoğrafa dinamizm gelsin:

Eh, şimdi daha iyi. Kediyi sağ-alta alınca dikkati dağıtan birçok gereksiz obje yok oldu ve kedinin konumu nedeniyle göz fotoğrafın içinde hareket ediyor. Ama ben gene beğenmedim.

Yarım kedi. Olmuş mu? Daha ilginç sanki. Bütün kediyi hergün görüyorsun zaten 🙂

Çeyrek kedi. Daha ilginç. Kedi muzur hayvandır, bu şekilde kesme alınca hem muzurluk hem sinsilik akla geliyor.

Bu da aynı şekilde ama yatay denge(sizlik) var. Dikkat ederseniz yavaş yavaş hayvana yaklaşıyoruz, cırmalamasa bari…

Yaklaşmışken daha da dibine girelim. Şimdi dikkat tamamen kedide. Yüksek kontrastlı siyah beyaz tonlar da fena değil. Ayrıca 5DMarkII’nin verdiği detaya dikkat. Biraz daha fantaziye kaçıp:

Şimdi de kontrastı düşürdüm ve gözlere biraz mavi verdim. Gözlerdeki kontrasta dokunmadım ki daha ön plana çıksınlar.

Biraz daha farklı bir görünüm.
Şimdi… Bu fotoğrafla ilk halini karşılaştırın. Sanat eseri olmasa da ilginç bir reklam panosu olabilir. Yukarıda biryerlerde “günde 1000 fotoğraf çekmek yerine 5 tane çekin ve akşam bakın” demiştim, işte bunlara bakarken renk-kontrast-kesme uygulamaları da yaparsanız inanılmaz faydalı olacaktır.

AYA BAKTIM SENİ GÖRDÜM SANA BAKTIM AYI GÖRDÜM

Ay fotoğrafı çekmek de meşhur. Yukarıda ay var zaten, bas çek. Tabi bunu denemiş arkadaşlar bilecektir ki olay o kadar kolay olmuyor. Ayın dönemleri var, bulutlar var, nem var, yağmur var, adam gibi bir telefoto objektif lazım vs…

Ay fotoğrafı çekenlere doğru pozlama için tavsiyem: Makineyi nokta ölçüm moduna alın (spot metering). Ay etrafındaki gökyüzünden daha aydınlık olduğu için “matrix” ya da “evaluated metering” ölçümlerinde ay bembeyaz çıkacaktır. Etrafındaki bulutları da almak istiyorsanız ona birşey diyemiyorum çünkü duruma göre değişir.

Çektiğim 1000 tane ay fotoğrafından biri. 5DMarkII, 100-400mm L IS, f8, 1/30, ISO100. Bu haliyle size ne ifade ediyor? Etrafındaki mavi gökyüzü de ilginç değil, bulut yok vs.. Şimdi bir Adobe Camera Raw numarası çekelim, bakalım ne olacak:

Bu ayarları yapmadan, ayı sadece merkezin dışına koysam bile orjinal halinden iyidir. Dikkat ederseniz ayı büyütmedim, ufak kaldı ama kadrajda yerini ayarlamak suretiyle fotoğrafı daha çekici yaptık. burada ayın yarım hali de atmosferi etkiliyor: Sanki karanlığın içine gömülüyor gibi. Dolunay olsaydı bu etki olmayacaktı.
Bu yazıda dengeden çok az bahsetmiştim, okumanızı öneririm.
ACR’de yaptığım ayarlar şöyle (büyük hali için üzerine tıklayın):

Benim en beğendiğim ay fotoğrafları içinde bulutlar olanlar. Bulutlar ve ay müthiş bir ikili oluyor ama yakalamak ve çekmek her zaman kolay değil.

GEZİ FOTOĞRAFLARI

Hepimiz bir yerleri geziyoruz, hepimiz yüzlerce fotoğraf çekiyoruz. Sonra onlar birikiyor, birikiyor, birikiyor… En azından benim başıma bunlar geliyor.. du. Artık yanıma iki karttan fazlasını almıyorum ve olabildiğince eski kart kullanmaya çalışıyorum ki kapasitesi az olsun (2-4GB).
Neyse, konuya gelelim. Güzel bir şehri gezerken parmağınız sürekli deklanşördeyse şöyle şeyler çekiyorsunuz:

Bu ne? Yürürken evler güzel gelmiş çekmişim (daha doğrusu eşim çekmiş). Gittiğimiz yer güzeldi gerçekten. Oslo’nun güneyinde otobüsle 1,5 saatlik mesafede bir şehir, bir adası var, kalesi vs.. var. Güzel, şirin. Tamam, şehir güzel de yukarıdaki fotoğraf ne? Sizce paylaşmaya değer mi? Yani siz olsanız “bakın bunu ben çektim” der misiniz? Hiçbir özelliği yok ki? Örneğin bu fotoğraf çekildikten sonra orası bombalansa ya da yanıp yıkılsa, ya da evlerin birinde çok meşhur bir kişilik yaşasa bu fotoğrafın belgesel değeri olurdu. Ama hiç mi amacı yok? Var tabi. Bir gün bu klasöre bakarsam o şehri ve gezdiğimiz yerleri hatırlarım.

Bu yazıyla alakalı değil ama aynı yerden bir fotoğraf. Top ve iki tekerleği fotoğrafa ilginç bir mana yüklemiş 🙂

Şimdi size neden D700’e aşık olduğumu göstermem lazım. 5DMarkII’yi toplamda daha çok beğeniyorum ama D700’ün şu özelliği cidden müthiş (D600, D800 ve A99’da da aynısı var):

Budapeşte’de bir sahne. Nikon D700, 50mm f1.4G, f2.0, 1/160, ISO200, -0,3EV. Pozlamaya dikkat etmediğim için çok kötü çıkmış. Aslında zor sahne çünkü gökyüzü hala aydınlıktı, doğal olarak şehir biraz karanlık çıkacaktı ama ben fazlaca karanlık çekmişim. Şu anda kullandığım D800 böyle sahneleri daha düzgün pozluyor (ama onun da dezavantajları var, bunu D800 incelemesinde anlatırım). Neyse, yukarıdaki fotoğrafın RAW halini alıp ACR’de biraz işliyim dedim, bakalım ne kadar detay çıkarabilirim:

Nasıl? Ufak halinden birşey anlamadıysanız işte size bir kesit:

Kamyon var, bir de binalar var (galiba). Ama kapkaranlık.

Bu da yeni hali. Oldu mu? Renkler, detaylar… İnanılmaz. Bu yazıyı yazdığım süre içinde 4 defa kontrol ettim “acaba aynı dosya mı?” diye. Neredeyse zifiri karanlıktan bu hale geldi. 5DMarkII’de aynısını denesem kesinlikle bu kadar iyi sonuç alamazdım. Resmen düzgün pozlama yapmışım gibi. Evet biraz kumlanma var ama o kadar şey kadı kızında da olur, biraz Photoshop ya da Noise Ninja yaparsın olur biter. Bu arada, “RAW çekin” dememe gerek yok değil mi?

İyi de herkeste böyle bir alet yok. Kompakt makine ya da tam kare olmayan bir DSLRınız varsa ne yapmak lazım? En sağlam yöntem HDR yapmak. Makineniz kendi içinde yapıyorsa o da olur ama burada -2 0 ve +2 EVlerde çekilmiş 3 fotoğraf ve bir yazılım kullanmanızı öneririm (Photomatix, Photoshop vs..). Makinenizde Nikon’un D-Lighting benzeri bir özellik varsa onu da açın mutlaka.

HDR sevmiyorsanız ve DSLR ya da aynasız makineniz varsa başka bir yöntem de manuel modda çekim yapmak. En parlak ve en karalık bölgelerden nokta ölçüm (spot metering) alın, ikisini ortalayıp öyle çekin. Hatta ben biraz daha parlak pozlama değerine yaklaşma taraftarıyım. Şöyle anlatayım:

a- Makineyi A modunda karar vereceğiniz bir diyaframa alın ve nokta ölçüm metodunu seçin. ISO’yu manuale getirin.
b- Ortalama bir pozlama değeri kullanın. Sahnede en parlak noktalardan birini seçin ve oradan ölçüm alın (örneğin gökyüzünün bir noktası), diyelim makine ISO200 – 1/60 – f5.6 verdi. Sonra aynı okumayı karanlık bir bölgeden alın (mesela binalardan biri), makine burada ISO200 – 1 saniye – f5.6 vermiş olsun. ISO ve diyaframı sabit tuttuğunuz için tek derdiniz enstantane. Burada 1/60 ve 1 saniye var. Şimdi 1/60’tan geriye sayalım: 1/30, 1/15, 1/8, 1/4, 1/2, 1. Kaç stop yaptı? 6. Aradaki hangisi? 1/8 ya da 1/4. Burada daha az olan değeri seçin (sebebini burada anlatmıştım). Yani M modundaki ayarlarınız şöyle olmalı: ISO200, 1/4, f5.6. Burada ne yaptık? En parlak bölge ve en karanlık bölge arasında bir değer belirledik ve onu kullandık. Böylece hem gökyüzü hem gölgelerden eşit miktarda detay kurtarabilirsiniz.
Bu bahsettiğim metod biraz zaman alıyor. Makinelerin pozlama sistemleri de benzer değerlere karar verebilir ama her zaman güvenilir olmuyorlar. Eğer zamanım varsa bu yöntemi kullanıyorum.
Tabi bu yöntem tüm gölge ve parlak bölgelerdeki detayları kurtarmaya yetmeyebiliyor. Hala sonradan bilgisayarda uğraşmanız gerekebilir.

HDRye bir örnek vereyim. NEX-3’üm varken Arnavutluk’ta Tiran-Elbasan arasındaki bir projenin yerine bakmaya gitmiştim. Güzel, değişik manzaralar olan bir yer. Aşağıdaki fotoğrafı artistik değil iş amacıyla çekmiştim ama şimdi işe yarıyor 🙂

Genelde manzara fotoğrafçılarının derdi: Gökyüzüyle yer arasındaki büyük ışık farkı. Böyle olunca NEC’teki HDR fonksiyonunu kullandım:

Daha çok detay var. Tabi bu haliyle kontrast ve renkler biraz zayıf, ama böyle olduğu için sonradan müdahaleye daha uygun:

Daha iyi. Aynı sahnenin 3 haline bir daha bakın. Bu fotoğrafı “iyi fotoğraflar” arasına kesinlikle koymazdım ama konuyu anlatmak için uygun.

Gezi fotoğraflarında çok çekilen şeylerden biri de heykeller. Artık neyime yarayacaksa, her gördüğüm heykeli çekmeye çalışıyorum. Turistik gezilerde heykel çekmenin bir takım zorlukları var. Herşeyden önce gittiğiniz yerde sizin gibi yüzlerce turist olabilir ve bunlar sürekli sizin beğendiniz şeylerin etrafında bulunabilir. Özellikle ortamda Japonlar bilin ki bunlar grup halinde gezerler ve her heykelin ya da anıtın önünde fotoğraf çektirmeye bayılırlar. Bir de yanlarında rehberleri varsa iyice yandınız demektir çünkü anıtın etrafında toplanırlar ve rehber bunlara birşeyler anlatır. Artık rehberin keyfine kaldınız, dua edin ki lafını çabuk bitirsin…

Ortamda çok insan varsa bunları yok etmenin bir yolu var: Uzun pozlama. Makinenizi bir üçayak üzerine koyun ve ortama göre çekim süresini ayarlayın (bazen 2 saniye yeterken bazen 15 saniye ya da daha uzun gerekiyor). Aşağıda örnekleri var:

Kosova, Prizren. Orjinali daha karanlıktı ben açtım. 1 saniye çekim süresi kullandım ama insanlar gözümü rahatsız etti. Sonra 2 saniye denedim:

2 saniyede insanlar biraz daha kayboldu. En son 5 saniye denedim:

5 saniye enstantane. Eğer 10 saniye kullansaydım tahminen insanlar hiç görünmeyecekti. Eğer ortamdaki insanlar siyah giyiyorsa uzun pozlamada daha çabuk kayboluyorlar.

Yukarıdaki köprü de Kosova Prizren’den. Normalde üzerinde sürekli insan olur ama burda 15 saniye enstantane kullandığım için köprü bomboş görünüyor.

İkinci bir sorun ışıklandırma. Eğer öğlen vaktı geziyorsanız tepeden gelen ışık yüzünden heykeller iğrenç görünecektir, bu yüzden RAW+JPEG çekip sonradan gerektiğinde işlemek en iyisi. Kompakt makineniz varsa D-Ligting benzeri kontrastı düzenleyen ayarları aktifleştirin.

Üçüncü sorun açı. Heryere girmenize izin verilmeyen bir yerdeyseniz yada heykelin konumu kötüyse istediğiniz açıyı yakalamak zor olabiliyor.

Dördüncü sorun, eğer yanınızda biri varsa ve fotoğraf çekmeyi sevmiyorsa sizi çabuk olmaya zorlaması. Eşimle gittiğim birçok geziye artık üçayak götürmüyorum çünkü aleti kur-tak-dur-düşün derken canı sıkılıyor. Buna “olabildiğince bol ve çok açıdan hızlı çekimler” taktiğini uyguluyorum.

Ama benim karşılaştığım en kötü sorun arka plan. Bu biraz açıyla da ilgili. Süper bir heykel görüyorsun ama istediğin açıya gittiğin zaman bir de bakıyorsun ki arkada saçma modern bir bina var, ya da arkada başka bir heykel öndekinin görünüşünü bozuyor.

Oslo’da Kon-Tiki müzesinin önündeki heykel. Etrafı temiz değil ve bunu NEX-5N + 16mm ile çektiğimden biraz bombelik var. Ben de şunu yapmaya karar verdim:

Sanki müzeden çekmişim gibi. Yumuşak siyah beyaz tonları beğendim. Etrafını temizlemek için biraz uğraştım tabi 🙂

Başka bir örnek:

Galiba gene Kon-Tiki müzesinin önünden. Hızlı bir şekilde çektiğimden yamuk yumuk çıkmış. ACR’de biraz oynadıktan sonra:
heykel 4Aynı şekilde, yumuşak siyah-beyaz tonlar yüze farklı bir hava kazandırıyor. Al bunu müzenin kitapçığına koy 🙂
Canon 5DMarkII, 24-105mm f4 L IS, 65mm, f13, 1/100, ISO100, +0,3EV. Biraz yakından 65mm ile çektiğimden heykelin içine yandaki bina da girdi. Sadece heykeli alabilmek için geri çekilip 105mm ile:
Daha iyi. Şimdi biraz daha çalışıp tabelayı oradan kaldırabilirim. Burada kontrast-renk vs.. oynaması yapmadım, amaç sadece kadraj dertlerini göstermek.
Başka bir heykel. Arkadaki binayı Photoshop’ta kaldırmak cehennem azabı olurdu, yaklaşıp alttan da çekmek istemedim. Onun yerine…:
… böyle birşey tercih ettim. Atın k.çına ihtiyacımız yok, bu poz daha etkileyici 🙂 Gene renk-kontrast vs.. oynaması yok.
35mm odak mesafesi kullanmışım. Heykel haricinde herşey var. Heykeli ön plana çıkarmak için daha yaklaşmak gerek:
Ahanda. 100mm. Heykeli izole edebilmişim. Bu arada 24-105mm gerçekten iyi bir gezi objektifi, 70mm bazen kısa kalıyor. Gerçi 105mm de bazen kısa kalıyor, orası ayrı.
Bu hayvanı bir böyle çekmek var…
Bir de böyle. Aslında ağzının içine bir Japon turist alasım geldi ama meydanda hiç Japon yoktu o anda 🙂
Sakarya’da Taraklı’ya gitmiştim, dönüşte NEX-3 ile yukarıdakini çektim. Renkler solgun ve kontrast az.
Büyük hali için üzerine tıkların. RAW dosyası ile oynayınca bu hale gelmiş. Şimdi bakıyorum da yeşillerin rengi biraz garip görünüyor ama gene de kötü değil. Çekerken farketmemiştim, bulutlar sanki üzerine geliyormuş gibi 3 boyutlu görünüyor. Canon DPP, Nikon ViewNX2 benzeri programlarda üretici programlarında bu kadar ayar yapamasanız da ilk haline göre fotoğrafı büyük ölçüde geliştirebilirsiniz.

Deniz kenarında geziyorsanız denizi çekmeniz kaçınılmaz. İşte yukarıda bir örnek. Tekneye daha yaklaşalım:

5DMarkII, 100-400mm f4.5-5.6 L IS, 400mm, f8, ISO400, 1/640, -0,3EV pozlama telafisi. Objektifin önünde polarize filtre vardı. Fotoğraf stillerinden (Picture style) Standard seçiliydi. Elimde sadece JPEG versiyonu vardı, RAW olsaydı daha fazla detay yakalayabilirdim çünkü 5DMarkII’nin RAWları JPEGerine göre çok daha fazla detay içeriyor. Adamın yüzü dönük olsa kim olduğu rahat belli olacak. Kadının saçları seçilebiliyor, motorun modeli bile okunacak neredeyse. Polarize filtrenin de etkisiyle teknenin arkasındaki denizde biraz detay kaybı var gibi görünüyor, demek ki filtre olmasaymış daha fazla detay görebilirmişiz. Fotoğrafın tamamını düşünürseniz ISO400’de bile 5DMarkII bayağı detay yakalamış. Zaten 21MP’lik algılayıcının AA filtresi zayıf olduğu için çok yüksek detay verebiliyor, bu konuda D700’den daha iyi, tahminen ISO1600 civarına kadar D600 kadar iyi. 100-400mm de yaşlı olmasına rağmen hala fiyat aralığında rakipsiz. f8-f11 aralığında çok çok iyi. IS sistemi biraz eski, sadece 2 stop kadar etkili, 400mm’de 1/200’ün altına inmemeye çalışıyorum. Ama optik olarak çok başarılı. Hala çok satmasının sebebi de bu zaten.



Yukarıdaki paragrafa dikkat ederseniz, birkaç paragraf boyunca teknik konulardan bahsettim, 5DMarkII’yi övdüm, AA filtresi dedim, objektiften dem vurdum, detay-metay dedim, D700’le karşılaştırdım, D600 dedim, uzun uzun pozlama değerlerinden bahsettim, kadının saçları-motorun modeli falan dedim. İyi de neye yarar bunlar? Fotoğraf beş para etmez ki? Paylaşmaya değmez. “Belki” şehri ve gökyüzünü kesip sadece deniz+tekne bıraksam… Yok gene olmuyor. Bariz işe yaramaz… Sürekli diyorum ya, “teknik detaylara gömülmeden önce fotoğrafın tamamına bakın” diye? 21MP’lik fotoğrafı %100 yaklaştırdığında aldığın detay mı önemli fotoğrafa bakınca seni etkilemesi mi? Al işte, fotoğrafın bir yerine yaklaşıp sizi teknik detaya boğdum oldu bitti. Fotoğrafın keskin olması onu “iyi” yapmaz (ki teknik olarak da eksikleri var).

Anladı sen? 🙂

Polarize filtreden bahsettim, işe yaradığı yerlerden birini göstereyim:

İki fotoğraf arasındaki farkı gördünüz mü? Üsttekinde polarize filtre var alttakinde yok. Fark bariz. Polarize filtre olmayanda renkler soluk ve kontrast az, ayrıca bariz yansıma var. Bina fotoğrafı çekiyorsam yanımda mutlaka polarize filtre olur. Polarize filtre keskinliği biraz azaltsa bile size kazandırdığı şeyler yerine göre daha fazla olabilir.

Gene denize dönelim:

Martılar ilginç hayvanlar. İstanbul’da boğaz ve martılar ayrı bir güzellik. Ben sahilde yürürken sürekli “şu güzelliği çekmeliyim” diye düşünürüm. Yalnız, aynı kedilerde olduğu gibi, martıların da bir sınırı var. Yani hayvan ilginç ya da boğaz güzel diye her çektiğin şey güzel olmayacak. Ayrıca senin gibi binlerce insan da martı fotoğrafı çektiği için (yazık hayvanlara vallahi…) biraz farklı olmak en iyisi. Ben kendi adıma söyliyim, uçan martı görmekten midem bulandı. Birkaç yıl önce yıl kadar önce Beşiktaş’a vapurla gelirken 35mm f2.0 ile 250 civarı martı fotoğrafı çekmişim! Hangi arada çektim, nasıl kendimi kaybetmişim hatırlamıyorum. Sonradan %99’unu sildim.
Bakın havadaki basit bir martı fotoğrafını bile güzelleştirmenin yolları var:

Çok sade. Renklere ve kontrasta dokunmadım.

Başka bir kesme. 1:1 oranında fotoğrafta martı ve ufuk çizgisi altın oranda yerleşmiş. Harika bir fotoğraf mı? Hayır. İyi mi? İdare eder. İlk martı fotoğrafından ya da aşağıdakinden iyidir:

??? Ne bu?

Başka bir “martı”:

100-400mm ile çekmiştim. Arkadaki silüet çok uzak olduğu için bayağı belirsizdi, ben biraz daha belirsizleştirdim. Biraz sağdan-soldan kırpınca bu meydana çıktı. Keşke arka planda bir cami olsaymış…

Denizden karaya geçelim. Kapalıçarşı’da geziyorsunuz diyelim. Birkaç tür fotoğraf çalışabilirsiniz. Birincisi şöyle:

Ben bunlara “karaktersiz fotoğraflar” diyorum. İstediğin kadar HDR, Siyah-beyaz vs.. yap hayatta adam olmazlar. O “an”ı gösteriyor ama gösterdiği “an”da hiçbir ilginçlik yok. Konu içinde bunlar gibi birçok örnek verdim.
Ya da şöyle çalışabilirsin:

Aynı Kapalıçarşı. Canon FD 50mm f1.4 almıştım, 5DMarkII üzerinde onu deniyordum. Bu bibloları görünce yaklaşıp böyle bir kare aldım. Yani Kapalıçarşı’ya gittiniz diye illa Kapalıçarşı’nın kendisini çekmenize gerek yok, böyle yakın planlar da bazen çok ilginç olabiliyor.

KES-BİÇ-ÇEVİR

Yukarıda zaten kesme almanın gücünü görmüşsünüzdür. Aşağıda birkaç örnek daha verdim, belki fikir verir:

Arnavutluk, Rheshen yakınları. Bu tip dağ serileri fotoğrafa derinlik katar. Yalnız öndeki ağaçlar ve tepe arka planın güzelliğini bozuyor. Aşağıdaki gibi kesersek:

Daha iyi değil mi? Bu arada bu fotoğrafı 100-400mm ile çektim. Yani “manzara objektifi geniş olur” diye düşünmeyin. Bu yüzden bu sayfada manzaracılara hafif telefoto objektif de önermiştim.

Gene Prizren’den. Nehir kenarında duvarlara böyle ilginç resimler çizmişler.
Önce kes ve düzelt:

Sonra at-avrat-siyah beyaz:

Böyle daha ilginç geldi bana.

 

Orjinal hali (sürekli yamuk çekiyorum nedense…)

Adam olacak şekilde kesilmiş hali. Renkleri da hafif düzelttim ama sarı hakim renk hoşuma gittiğinden bozmadım.

Tonları biraz açtım. Veeeee:

At-avrat-siyah…. ??

Beyoğlu’nda bir dilenci. 450D + 50mm f1.2L.

Kadrajda dilenci var ve ben siyah-beyaz yapmayacam öyle mi? Ayrıca soldan ve aşağıdan kesip dilencinin sırtını ortaya getirdim. Sağ-aşağı köşeden dilenciye giden çizgi ile ilginç bir denge oldu.

ÖLÇEK

Fotoğrafınıza ilginç bir obje alıyorsanız (büyük bir taş, dev bir ağaç, baraj vs..), fotoğraflara bakanların büyüklük konusunda fikir sahibi olmalarını istersiniz. Örneğin size dev gibi gelen bir taş, eğer yanında onun büyüklüğünü gösterecek birşey yoksa (örneğin bir insan) fotoğrafa bakana birşey ifade etmeyecektir.

Bir örnek:

Bir barajda türbinlerin bir parçası. Basit olsun diye “pervane” diyelim. Yukarıdaki şekilde boyut hakkında bir fikriniz oluyor mu? 20 metre olabilir mi? Ya da 1 metre?

Büyük sayılır. Yanında insan olunca gözünüzde bir “büyüklük” oluşuyor.

Bu da aynı… Soldaki tabelayı oradan çekemedim, orada tabela olmasaydı harika olurmus.

Bu da…

SONUÇ

İktidar partisi üyeleri tarafından Abdullah Öcalan’ın şirin gösterilmeye çalışıldığı bu günlerde (Aralık 2012) pek birşey yazasım yoktu ama biraz kafam dağılsın diye yazmaya karar verdim, ve böyle bir yazı ortaya çıktı. Umarım faydalı olmuştur. Daha anlatacak şeyler var elbet ama yazı zaten uzun oldu, kalanları artık önümüzdeki yazılara inşallah…

Kayıt ol
Notify of
guest

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

29 Yorum
En eski
En yeni
Inline Feedbacks
View all comments
özgür sorgal
7 yıllar önce

ertan bey gerçekten son derece faydalı bir çalışma ilgiyle yazılarınızı takip ediyorum bu arada ne iş yaptığınızı çok merak ediyorum eğer mahsuru yoksa paylaşabilir misiniz.

Ertan Ozturk
7 yıllar önce
Reply to  özgür sorgal

İnşaat mühendisiyim, şu anda Norveçli bir enerji firmasında maliyet ve planlama müdürüyüm.

özgür sorgal
7 yıllar önce
Reply to  özgür sorgal

ben de topoğrafım işim devamlı sahada, ne kadar güzel sosyal bir devlette çalışınca oldukça fazla zaman bulabiliyorsunuz sanırım hobilerinize, biz burda yaz ve kış hava kararana kadar çalışıyoruz ve doğal olarak hiçbir zaman yeterli vakit yok hobiler için norveçe selamlar objektifler ile ilgili yazınızı da okudum o da çok faydalıydı teşekkğr ederim…

Ertan Ozturk
7 yıllar önce
Reply to  özgür sorgal

Geçen seneye kadar bir Türk firmasının şantiyelerinde çalışıyordum. En son projemden ayrılırken 2 aya yakın iznim birikmişti, yani o çalışma temposunu iyi bilirim 🙂 2 haftada bir pazar izin, o da iş yoksa…

özgür sorgal
7 yıllar önce
Reply to  özgür sorgal

aynen öyle hocam en son denizlide bir altyapı projesinde bulundum 8 pazar üstüste çalıştığımızı bilirim işimiz zor ama bir o kadar da zevkli soğuk norveç’e selamlar ve iyi seneler şimdiden

Anonymous
Anonymous
7 yıllar önce

Gerçekten çok faydalı bir yazı kaleme almışsınız ertan bey. Uzun yıllar fotoğrafla uğraşan biri olarak ben tüm arkadaşlara adobe lightroom u öneriyorum. Mutlaka her fotoğrafcının bilgisayarında olması gereken bir program. Adobe bu programı fotoğrafcılar için yaptı ve üç programın ( bridge , camera raw ve photoshop) fotoğrafcılar için en önemli özelliklerini birleştirerek lightroom u geliştirdi. Basit kullanıcıdan ileri düzey her fotoğrafcıya uygun olan bu programı müsadenizle ben arkadaşlara işlerini kolaylaştırmak için tavsiye ediyorum. Değerli yazılarınızın devamını bekliyoruz efendim. Kolay gelsin, iyi çalışmalar. Yükleniyor...

PHI
PHI
7 yıllar önce

Çıktısını alıp okumayı düşünüyorum 🙂 Birazını okudum cidden çok güzele benziyor. Daha önceki yazılarınızı da takip ettiğim için yine çok faydalı şeyler yazdığınızdan eminim. Tamamını okuyunca aklıma takılan yerleri buradan ya da forumdan soracağım, şimdiden başınızı ağrıttığım için özür dilerim 🙂

Ertan Ozturk
7 yıllar önce
Reply to  PHI

En güzeli çıktısını alıp okumak zaten. Ama örnek fotoğraflar çıktıda çok iyi görünmeyebilir, onlara bakmak için not alıp sonradan PC’de bakmanı tavsiye ederim.

PHI
PHI
7 yıllar önce
Reply to  PHI

Muhtemelen öyle yaparım. Tekrar teşekkürler yazı için, bakalım neler öğreneceğim yine 🙂 Hatta hazır çıktısını almışken sizin şu histogram yazısının da bi çıktısını alayım, tam kendimi verip okuyamamıştım onu.

Arandur
7 yıllar önce

Harika bir yazı, özetle okudum, boş zamanımda baştan sona okurum. Zaten her yazını en az 2-3 kez okurum.

Anonymous
Anonymous
7 yıllar önce

Ertan Bey elinize, emeğinize sağlık. Yine dönüp dönüp okunup, sonra da pratiği yapılması gereken bir yazı olmuş. Teşekkürler.
Not: Neutral bahsinde ‘Ayrıca bu siteye de bakın.’ cümlesinde link verilmesi atlanmış galiba..

Ertan Ozturk
7 yıllar önce
Reply to  Anonymous

Orada hangi siteden bahsettiğimi hatırlayamadım şimdi 🙂

jumanju
7 yıllar önce

ertan bey

iki makine arasında muhallakta kaldım

canon eos 600d
nikkon D5100

yardımcı olursanız sevinirim

Ertan Ozturk
7 yıllar önce

Bana sorarsan 600D, ama d5100 de iyi. Gecmis bir yazimda aradaki farklari yazmistim onu arayip bulabilirsin.

Anonymous
Anonymous
7 yıllar önce

Ertan Bey Yazınızı ilgiyle okudum ve tekrar çıkış alıp birde öyle okumayı planlıyorum.

Yeni bir makina almayı planlıyorum Sizce Nikon mu Canon mu hangisini denemeliyim

Ertan Ozturk
7 yıllar önce
Reply to  Anonymous

Butceye ve ne istedigine bagli. "Hic fikrim yok ve uygun fiyatli olsun" dersen Canon 600D ya da 550D oneririm.
Ayrica alacagin makinenin yaninda iki tane de fotograf kitabi al. D&R benzeri bir kitap dukkanina gidip begendigin iki kitabi sec onlari oku. Makineye tonla para veriliyor ama isin aslini ogrenmek icin kitaba para verilmiyor ne yazik ki 🙂

Anonymous
Anonymous
7 yıllar önce

Samimiyetiniz ve ilginiz için teşekkürler.
Size hikayeyi anlatmama izin verin lüten.

Mesleğim Grafikerlik. Fakat Türkiye şartlarında. Hal böyle oluncada Güzel işler yapamasanızda güzel işler görüyorsunuz. Ve içinizde neden bende yapmıyorumun sorusu oluşuyor.

Ne istediğime gelince

Öncelikli olarak Fotoğafı bugüne kadar hep gördüm ve artık bende çekmek

Ertan Ozturk
7 yıllar önce
Reply to  Anonymous

Böyle ürün ve arada tablo fotoğrafları çeken bir arkadaşıma sordum. İki saat ışık sisteminin önemiyle ilgili ders aldım 🙂 Kendisi sürekli ışığı tercih ediyor, flaşa göre daha zahmetsiz ve rahat çalıştığını söylüyor. Bol bol şemsiyesi var ışığı yumuşatmak ve yaymak için.
Çıktığından beri Canon 1Ds MarkIII kullanıyordu şimdi Nikon D800 almış (giysi fotoğrafları da çektiği için ve genelde dar

Anonymous
Anonymous
7 yıllar önce

ilginiz için çok teşekkür ederim
Sizi bir şekilde ne yapıp yapamadığım konusund bilgilendireceğim

şarkılar
7 yıllar önce

Enteresan Yazı 😛

Celal AVCI
7 yıllar önce

Süper bir yazı flashla gökyüzü, dağ odaklaması ve hdr olayı son olarakta İSO ve kumlanma konusu hakkında sayenizde epeybi bilgilendik. Sağolun. Denemişliğim yok ancak yolda giden araba ışıklarını uzun pozlamayla yapıyoruz arabaların ışıkları çıkıyor yalnıza ancak insan yok etmedede uzun pozlama kullanılıyor.Sonuç olarak insanlar kayboluyor. Araba ışıkları konusunu nasıl yapacaz anlabilirseniz

Ertan Ozturk
7 yıllar önce
Reply to  Celal AVCI

Araba isiklari da ayni sekilde. Arabanin farlari ve arkadaki lambalari govdesinden daha palak oldugu icin algilayici (ya da film) arabayi gormuyor sadece isiklari goruyor.

Anonymous
Anonymous
7 yıllar önce

Ertan bey mükemmel bir yazı olmuş. Sıkılmadan ve ilgiyle okudum. Yazılarınızın devamını dilerim.

trackback

[…] birine hediye etmenin vakti gelmiş demektir. Üçayak kullanımı ve seçimiyle ilgili basit bir-iki şey yazmıştım onu okumanızı tavsiye ederim. – Doğru pozlama yap. D800′de gölgeleri 5 stop bile […]

Jake the blake
Jake the blake
4 yıllar önce

Hubble dan sonra toparlayamadim konsantrasyonu 🙂 eline saglik, bi ara oturup daha sakin bir ortamda okuycam(lan bundan sakin bi ortam mi olur avrupanin en sessiz ulkesinde sokakta in cin top oynuyo, apartmanda desen cit cikmiyo en son 1 sene once portekizli komsular sende 1 tane yumurta varmi diye!? 🙂 ) bu arada klavyem turkce olmadigi icin malesef noktalama isaretlerinde zorluk yasattigimi dusunuyorum. kusura bakma

Engin
Engin
2 yıllar önce

Çok teşekkürler üstadım, o kadar detay ve kullanışlı bilgiler vermişsiniz ki hangi birini okuyacağımı şaşırdığımdan ben de favori yaptım.
Instagram kullanıyor musunuz?