En pahalı fotoğraf ekipmanını almalıyım

Evet? Böyle düşünmeyen var mı? Hele mali olarak sorununuz yoksa ya da fotoğraf merakınız üst düzeydeyse, insanı böyle düşünceler esir alıyor. 7-8 yıl önce Venedik turu için 200$’lık bir kompakt makine için dükkana girip 1100$’lık video kamera alan ben de aynı durumdaydım. Hala o “dürtüler” devam etse de şu anda az çok dizginleyebiliyorum (en az RTE kadar doğru söylüyorum hamdolsun…).

45,000$’a gömlek isteyen? İçkim yok sigaram yok, ben almasam kim alacak?

Meseleyi soruya çevirelim: Neden çok para harcıyoruz? Soru kolay, cevabı zor. Aslında cevabı da kolay, ama cevabı kabul etmesi zor. Cevabın doğruluğunu kabul ettin diyelim, kabul etsen bile “ben böyle yapmıyorum” diyebilirsin. İnsan psikolojisi ilginç. “Ben değil başkaları böyle.”

Soruyu sormanın üç şekli var:
1- Neden çok para harcıyorsun?
2- Neden çok para harcıyoruz?
3- İnsanlar neden çok para harcar?

Sorular arasında sana düşündürdükleri açısından fark var. 3. soruda biraz daha acımasız cevap vermek için şansın var çünkü “insanlar” diyorum ve sanki seni ayırıyorum. 1. soruda daha yumuşak ve rasyonel cevaplar düşünürsün çünkü soruyu “sen” olarak sordum. “Sen” de çok harcıyor olabilirsin ama “sen”in sebeplerin ve geçerli bahanelerin var, değil mi? 2. soru ikisinin biraz karışımı. İçinde empati var: “Biz”.

Size düşünmeniz için bir iddia: Bazen duyarsınız, “Canon çok yaygın olduğu için insanlar alıyor” derler. Belki de doğrudur. Bunu düşünün, yazının en sonunda tekrar döneceğiz.

Neden altın kaplama almıyım ki? Mezara mı götürcem parayı?

Not: Ben ekonomist değilim, basit(!) bir mühendisim. Bu yazıdakilerin çoğunu aldığım 1-2 derste gördüm ve fotoğraf konusuyla birleştirdim. “Vay i.neee” demeden önce bir düşünün: Bu konular bir şekilde okullarda öğreniliyor ve piyasaya birsürü mezun sürülüyor. Ve bu mezunlar bu bilgileri piyasada para kazanmak için kullanıyor. Şimdi, “öğrendiğini satıp para kazanan”lar mı suçlu yoksa bu işi bedavaya yapan ben mi 🙂

Bu yazı fotoğrafla %100 ilgili değil, daha çok satın alma alışkanlıkları ve davranışları üzerine. Bence çok ilginç bir konu. Yaptığım işle çok ilgisi olmamasına rağmen bu konuda ekstra ders aldım. Size de bu konuyla ilgili 1-2 yazı daha okumanızı tavsiye ederim. Kesinlikle bu yazı içinde birşeyler size faydalı olacaktır.

1 TL’YE ÇAY

Size bir soru: 1TL mi daha değerli yoksa sabah kahvaltısında simitin yanındaki 1TL’lik çay mı? Pek çoğunuz (ben dahil) 1TL’nin cebimde durmasındansa simitin yanında çay olarak durmasını tercih edersiniz. Doğru ya, 1TL ile ne yapabilirsin ki?

İşte bu son tümce, yani “1TL ile ne yapabilirsin ki?” lafı ekonomik teorideki “Opportunity cost” terimini anlatıyor. Türkçesi “fırsat maliyeti” ya da “alternatif maliyet”. Anlamı kısaca şöyle: Bir mala ya da hizmete harcadığın para ile, hangi diğer mal veya hizmetleri alabilirdin?

“Her seçiş bir vazgeçiştir” lafı bu terimin temeli. Bir şeyi seçiyorsan, başka birşeyden vazgeçiyorsun demektir (ya da her gördüğünü alabilirsin 🙂 ).

Fotoğraf ekipmanına uygularsak: Sony RX-1’e harcadığın 2800$ ile neler alabilirdin ve bu aldıkların sana RX-1’in üzerinde mi altında mı değer getirirdi? RX-1’e harcadığın parayla yapabileceğin şeylerin bazıları şunlar:
– 6 ay ya da 1 yıl daha bekleyip RX-1’in fiyatının düşmesini beklersin ve fiyatı düşünce alırsın. Bu beklediğin zaman zarfında RX-1 sana ne kazandırırdı? Aradaki fiyat farkıyla neler yapabilirsin?
– RX-1’e verdiğin parayla hayalini kurduğun tatile gidebilirsin, ve 100$’lık bir makine ile tatil hatıralarını çekersin.
– 2800$’a daha uygun fiyatlı bir DSLR alıp 2-3 kaliteli objektif alabilirsin.
– 1000$’a Sigma DP Merrill alırsın, aradaki fiyat farkıyla tatile gidersin ya da kız/erkek arkadaşına güzel bir hediye alırsın.
– Borsaya yatırım yapar, paranı arttırabilir ya da kaybedebilirsin. Aynı şekilde loto oynama ya da bankaya faize yatırmak da var (5 vakit namaz kıldığı halde parasını “kar payı” veren bankalara yatıranları es geçelim, zaten “kar payı” ile “faiz” aynı şey değil di mi ama?).
– Elinde bir fotoğraf makinen varsa o makineyi daha iyi kullanıp daha iyi fotoğraflar çekmeyi öğrenebilirsin.
– Bağış yaparsın. Örneğin Darülazece’deki yaşlı ve çocuklara bağış yapar veya yaklaşık 20 hafta boyunca her haftasonu onlara hediye götürebilirsin.

Güzel alet be! Ayrıca bence seksi de.

Seçenekler sınırsız, ve hepsinin ayrı ayrı getirisi ve götürüsü var. Eminim yazdıklarımın bazılarını düşünmediniz, ya da farklı fikirleriniz var. Aslında mesele de tam burada: Seçenekler sonsuz! Özellikle 2800$ bankadaki son paranız değilse!

Örneğin bankada 200,000$’ınız var ve uyuzun biri size “RX-1’e vereceğin parayla başka neler yapabilirsin?” diyor. Şöyle bir cevap verebilirsiniz: “RX-1’i bir alayım da, kalanı sonra düşünürüm.” Neden böyle bir cevap? Çünkü RX-1’den sonra bankada 197,200$ daha olacak! Yani rahatsın.

Peki bankada 3000$’ın varsa, ya da 2850$, ya da 1500$? İşte o zaman kafanda birşeyler netleşmeye başlar (ve beyinde fosfat ihtiyacı belirir 🙂 ).

SEÇENEKLER SINIRSIZ… AMA…

Seçenekler sınırsız dedik. Ekonomik sistemler, para harcama mekanizmaları (kağıt para, çek, kredi kartı vs..), mevcut borçlar-alacaklar, evin masrafları, reklamlar, internet-TV tartışmaları vs.. derken seçenekler sınırsız olsa da bu seçenekleri göremeyecek kadar “kör” hale geliyoruz. Ve insanlar “karmaşık” ya da “karışık” şeylerle karşılaşınca ne yapar? Elbette “kısayol” düşünür. “KISAYOL”.

Bu “kısayol” her zaman doğruya gitmek zorunda değil. Aslında buradaki “kısayol”un anlamı genelde “elimden/kafamdan çıksın da ne olursa olsun” şeklinde. Karışık geldiyse bir örnekle anlatayım:

TV almak istiyorsunuz. Benim yaptığım hatayı yapmamak için önceden araştırma yaptınız ve seçenekleri dörde indirdiniz: 55″ Plazma TV 4000 TL, 65″ Plazma TV 5500 TL, 55″ LCD TV 3600 TL ve 50″ Plazma TV 3600TL.

5500 TL’ye çıkabiliyorsunuz ama 65lik TV’nin boyutunu görünce hem odanız için çok büyük olacağına karar verdiniz hem de çamaşır makinesi için bütçe yaratmak istediniz. Bu yüzden 65″ elendi. Ne yaptık özetleyelim: 4 TV seçeneğiniz vardı, pahalı olanı elediniz ve elinizde şunlar kaldı:
– 4000 TL 55″ Plazma TV
– 3600 TL 55″ LCD TV
– 3600 TL 50″ Plazma TV

Hareketli film sahnelerinde ve oyunlarda plazmanın avantajını gördünüz, ayrıca siyahlar plazma ile daha siyah. “400 TL ile birşeyler yaparım, 50″ bana yeter” dediniz ve 50″ plazmayı almaya karar verdiniz. Nasıl? Mantıklı değil mi? 400TL ile neler yapılmaz ki? Seçenekler sonsuz.

Yalnız, satıcı çocuk biraz kıl çıktı ve size “abi bak sana 20 BluRay 007 James Bond serisi vereyim, yanında da 10 müzik CD’si ve 10 PS3 oyun seç, LCD TV’yi de sana 4000TL’ye bırakayım” dedi. Haydaaaa… Son seçenekler şunlar:

– 4000 TL 55″ Plazma TV
– 4000 TL 55″ LCD TV + 20 BluRay + 10 müzik CD’si + 10 PS3 oyun.
– 3600 TL 50″ Plazma TV

İkinci seçenek şöyle olsaydı kolaydı: 2000 TL 40″ LCD TV + CD/DVD/Oyun + PS3 oyun aleti + Casio kol saati. Ama durum böyle değil, kaliteler yakın ve LCD alırsan evdeki dolaplar dolacak! Ve bir anda kafandaki plazmanın avantajları silindi, seçenekler arasında LCD de girdi.

Araştırmalar gösteriyor ki, müşterilerin çoğu ikinci seçeneği seçiyor! Neden? Cevap: KISAYOL! Biraz önce 400TL ile neler yapacağına karar veremezken biri kalktı seni film ve oyunla sınırlandırdı (400TL’ye sadece BluRay ve PS3 oyun alabileceksin, başka seçeneğin yok), buna rağmen sen mutlusun çünkü artık seçmek zorunda değilsin! 400TL’nin içi boş, yani içini doldurmak zorundasın ama satıcı çocuk sana “gerçek” bir seçenek sundu. İnanmıyor musunuz? Daha biraz önce çayı 1TL’ye tercih eden kimdi?

Çay = Gerçek bir seçenek.
1TL= … Para, ama içi boş, anlamsız. 1TL… ama ne?

Şimdi “1TL ve 400TL ya da çayla TV aynı şey mi ulen?” diye düşünenler için cevabım: Evet, aynı.

HERŞEY GÖRELİ

Göreli = İzafi. Türkçe’yi unutan yabancı dil hayranları için “relative” diyebiliriz.

1 TL = 400 TL demiştim. Aşağıdaki örneklere bakalım:

1) 5 TL > 20 TL. Bu da saçma, değil mi?

Flaşınız için 4lü kalem pil alıyorsunuz. Gittiğiniz dükkanda pil 10 TL. Ama siz 5 dakika mesafedeki dükkanda aynı pilin 5 TL’ye satıldığını biliyorsunuz. 5 dakika o dükkana yürüyüp ucuz pili alacaklar el kaldırsın? 5 dakikada 5TL, iyi para.

Şimdi flaşlarınız bozuldu ve iki yeni flaş alacaksınız. Yeni Canon 600EX-RT’nin Türkiye garantili fiyatı şu anda 1400-1700TL arasında. Bildiğiniz bir dükkana gittiniz ve fiyatı sordunuz: 3225TL. 10 dakika önce başka bir dükkanda 3205 TL idi ama şimdi bulunduğunuz dükkanda satıcı 3225’ten aşağı inmiyor. 20 TL için diğerine gitmeye değer mi? Çoğu kişi için değmez. 10TL’lik malda 5TL %50 demek ki bir pil daha alırsın, 3225TL’lik malda 20TL hiçbirşey değil.

2) Başka bir örnek: 80,000 TL’lik bir araba alıyorsunuz, satıcı 2,000TL’ye boyayı mattan parlak renge çevirmeyi teklif etti. Anında kabul ettin. 2,000TL birşey mi? 80,000TL veriyorsun arabaya.

Arabayı aldın, çıktın ayakkabı almaya gittin. 70TL’ye bir ayakkabı aldın, satıcı “abi bu boya piyasadaki en iyi boya, ayakkabıyı jilet gibi yapar” dedi ve boyaya 70TL istedi. 70TL mi? 70TL’lik ayakkabıya 70TL boya alınır mı?

Biraz önce şak diye 2,000TL’yi veren adam 70TL için kavga mı ediyor? Peki 500TL’lik ayakkabı alsaydın? Boya aynı boya, ama ayakkabının değeri arttıkça senin itiraz olasılığın azalır.

Şimdi, 70TL mi büyük 2,000 TL mi?

3) RX-1 alıyorsun. Satıcı SD kart, taşıma çantası ve LCD korumasını sadece 80 TL’ye önerdi. Normalde bunların toplamı 100TL. Bunların hepsi sende zaten var ama RX-1’e verdiğin para 6000TL civarında, yani 80TL hiçbirşey değil. 20 TL indirim de var, “ver gitsin” diyorsun.

Eve dönerken yolda markete uğradın, meyva reyonunda benzer görünümlü iki farklı elma var. Biri 3TL diğeri 4 TL, arada 1TL var. “Hangisini almalı” diye düşündüğün süre, 80TL’yi harcamaya karar verdiğin süreden uzun mu kısa mı? 80 kilo elma alacaksın ki 80TL’ye gelsin.

“Ama aynı şey değil” diyenlere cevabım: Aynı şey. 1TL 80TL’den daha değerli.

Çünkü kafa şu hesabı yapıyor: “6000TL’de 80TL ne ki”, ya da “80,000TL harcamışsın, 2,000TL daha harca”, veya “20TL için oraya gitmiyim, ha 3225TL ha 3205TL”.

RX-1’e 6000TL veren adam, 325TL verip (180$) parasoley de alır, değil mi? Ama aynı adam hergün aldığı simite 25 kuruş zam geldiğinde bütün gün söylenir… Herşey göreli güzel kardeşim.

AH BU KREDİ KARTI YOK MUUU…

Türkiye’de bankalara borçlananların sayısı son 10 yılda belki 10 kat arttı. 10 değil mi? Hadi 5 kat olsun. Kredi kartları bunun bir numaralı sorumlusu. Tarım sektöründe ve diğer bazı üretim sektörlerinde alınıp ödenemeyen kredileri saymıyorum. Türkiye’deki bankaların %80’inin yabancı ortağının olduğunu (ya da tamamen yabancılar tarafından satın alındığını) düşünürseniz, aslında çoğumuz başka bir ülkeye borçluyuz. Son bulduğum bilgiye göre:

Anlatabildim mi? Hatırlarsanız banka batıranlar artınca hükümet “önlem” olarak banka sahipleri hakkında ciddi kanunlar getirmişti. Bu yüzden banka sahipleri de yabancı ortak almayı ya da bankayı tamamen yabancıya satmayı uygun gördüler. Sonuç yukarıdaki gibi. Dikkat ederseniz “batık” Yunanistan’dan bile iki banka sahibi var. Elbette yabancı yatırımcı gelsin, ona itiraz etmiyorum da banka dediğin şey çok ciddi bir mesele. Artık ülkeleri hükümetler değil bankalar ve finans kuruluşları yönetiyor. Ne yazık ki durum böyle. Sen bankalarını elin adamına verirsen de… Kaderin büyük oranda kimin ellerinde oluyor?

Neyse, konumuz bu değil elbet. Konumuz kredi kartı ve harcama alışkanlıkları. Şöyle bir gerçekle başlayalım: Parayı nakit olarak harcamak, kredi kartıyla harcamaktan daha zor. Zor işte. D800 alırken cebinden para çıkarıp vermek mi seni üzer yoksa kartı verip “zzzt” diye para çekildiğinde mi? Ne kadar zengin olursan ol, cebinden para çıkarıp teker teker saymak adama “koyar”. Kart kolay, şifre gir gitsin.

1) Filmli makineniz var. Her çektiğiniz filmi bastırdığınız ya da taratıp DVD’ye attırdığınız için (adam gibi tarayıcınız yok kabul edelim), her poz para. Yani her deklanşöre bastığınızda tak 50 kuruş (farazi söyledim).
– Aaa ne güzel kuş dur çekeyim: “Tak” 50 kuruş.
– Vay simitçi amca hemen asılayım deklanşöre iki kare alayım: “Tak” 100 kuruş.

Her çektiğin kare “masraf” olduğu için çektiğin kare sayısını sınırlarsın. Makinede sadece 36 kare olmasının da etkisi var ama en büyük etkenlerden biri her pozun parasal karşılığının olması.

Sayısal makinelerde böyle değil. O gün 5000 tane çek, eve gel beğendiklerini seç, beğenmediklerini sil, basmaya değer bulduklarını basıma gönder. Karanlık oda yok, kimyasallarla uğraşmak yok, banyo eden adamın insafına kalmak yok. “Kolay” yani.

Nereye geliyorum:
Film = Nakit ödeme
Sayısal makine = Kredi kartı.

800TL asgari ücreti olan adamın elinde 1500TL’lik telefon. Nasıl oluyor? Zzzt kredi kartı, 12 ay vade. Bugün 650D almış birinin 6 ay içinde elinde ortalama 5000 kare poz oluyor. Neden? Çünkü “bedava”. Aslında bedava değil. Sudan ucuz filmli makineler var, ve çekimlerini sınırlarsan 650D’ye verdiğin parayı filmli bir makinede 5 yılda anca harcarsın ama çekerken “ooh bedava, asıl babam” türküsü… Eğer firmalar makineyi ucuza satıp çektiğin kare başına fatura gönderseydi 6 ayda kaç kare çekerdin?

2) Pizzacıya gittiniz, 2 arkadaş aile boyu pizza söylediniz. Çatlayana kadar yediniz ve ödediniz gittiniz. Herkes mutlu.

Şimdi aynı pizzacıya gittiniz, pizzacı “her yudum 20 kuruş” dedi. Aynı şekilde çatlayana kadar yer misiniz yoksa “rejimdeyim zaten” mi dersiniz?

Hangi durumda pizzayı daha mutlu yerdin?

3) Fotoğraf kursuna yazıldın. Üç ödeme şekli var: 2 ay önce, kurs başladığı gün ve kurstan iki ay sonra. Hangi ödeme şekli seni daha mutlu eder? Benim cevabım: 2 ay önce ya da 2 ay sonra ödediğim. Alacağın indirim bir tarafa, 2 ay önce ödediğin para artık sana görünmez, hatta unutmuş bile olabilirsin. Kursun ilk günü ya da kurs devam ederken “para” aklına pek gelmez. Ama kursun ilk günü biri gelip “hadi pamuk eller cebe” derse, o gün kursun bütün zevki kaçar.

4) Telefon ve internet faturalarını otomatik ödemeye bağladın. Otomatik ödeme için banka ekstra ücret alıyor ve internet ve telefon faturaların kullanımının çok üzerinde. Yani o kadar hızlı internete ve o kadar çok dakikaya ihtiyacın yok. Bir firma geldi ve “bilgisayarına ve telefonuna kuracağımız yazılımla kullanımını ekranda sürekli takip edebileceksin ve ay sonunda faturanı bankaya elden yatıracaksın, ama faturaların azalacak” dedi. Şimdi… Telefonda konuşurken ya da bilgisayarda gazete okurken faturanın sürekli arttığını görmek aylık faturanı %99 ihtimalle düşürecektir çünkü gözün sürekli o artan faturada olacak. Ama faturalar düşerken, internet ve telefon kullanırken aldığın zevk de düşecek! Hatta belki internette yapmak istediğin şeyleri yapmayacak, telefonda aramak istediğin kişileri aramayacaksın.

Buradan aslında şu sonuç çıkıyor: Ödemeni görmezsen rahatsın. Bu kadar basit. Kredi kartları, ön ya da geç ödemeler, otomatik ödemeler vs.. aslında kolaylık ama aynı zamanda tüketicilerin harcamalarını arttıran birer taktik.

HARCAMALAR ÖNCE BEYİNDE

Normal insanlar büyük miktarlarda para harcayacaklarsa plan yaparlar. Hatta kağıt-kalem alıp birşeyler karalama isteği uyanır insanın içinde. Çok para harcayacak şirketler için de durum aynı: Yönetim kurulu para harcama yetkisi vermeden önce “para nereye gidecek, nasıl gidecek, dönüşü nasıl ve ne zaman olacak” raporları görmek ister. Olması gereken şey budur değil mi? Size çok mantıklı (ya da “rasyonel”) geliyor değil mi? (Geçen sene Türkiye’de “herkese tablet verecez, uçacaz gidecez” haberleri patlak verdiğinde anlaşıldı ki ortada bir maliyet çalışması yok. Sadece Erdoğan “talimat” verdi diye böyle bir yatırıma gidiliyor. Bilmemkaç milyar dolarlık yatırım düşünüyorsun ve ortada bir maliyet raporu ve hatta adam gibi bir plan yok. Komik benim ülkem. İlk maliyet hesapları 8 ay sonra görünmeye başladı ki onlar da yeni mezun bir mühendisin elinden çıkmış gibiydiler. Az çok maliyetten anlarım, işim bu).

Kafanızda bir alım bütçesi yaptınız diyelim. Mutfak dolabı için 1200 TL, çocuğun okul masrafı için aylık 300TL, Sony RX-1 için 6000TL. Mutfak dolabını yaptırdınız, aynı gün çocuğunuz dolabın bir kapağını kırdı. Kapak için 200TL ek bir harcama yapmanız gerekti. Şimdi dolap ne kadara mal oldu? 1200 + 200 = 1400TL.

Peki… Dolabı takan ustaya ödemeyi ertesi gün yapacaksınız. Adamın dükkanına giderken yolda cebinizden 200Tl düştü, bunu dükkana gidince farkettiniz. Şimdi dolap ne kadara mal oldu? 1200TL? 1400TL? Her iki durumda da 200TL cebinizden çıkmış oldu, ama mesele şu: Parayı nereye ayırdığınız önemli. Dolapçıya giderken düşürdüğün parayı dolap için ayırmamıştın.

Aynı şekilde, çocuğuna verdiğin haftalığı çocuğun daha ikinci günde harcarsa “onun bütçesi”nden gider, ama sen aynı parayı yolda düşürürsen farklı hissedersin.

Hem Leica hem altın kaplama? Fiyatını yazsam buraya sığmaz, o derece…

Peki RX-1’e harcayacağın 6000TL’nin 150 TL’sini çocuğun okul masrafları için harcasan, ya da daha iyi bir mutfak dolabına ayırsan? Cebinden çıkacak para aynı para (150 TL), ama sana hissettirdikleri çok farklı. Neden? Çünkü biri fotoğraf makinesine ayrılmış diğeri mutfak dolabına. Halbuki para dediğin şey kağıt parçası, ve istediğin yere harcayabilmen gerekiyor. Paranın varoluş amacı o zaten: Her mala ve hizmete harcanabilmesi. Değiştokuş gibi değil. Gördüğünüz gibi 150TL aynı 150TL, ama farklı amaçlarla harcanınca (aslında farklı bütçelerde harcanınca diyelim) size farklı duygular hissettiriyor.

Şirketler içindeki bütçeler de böyle. Eğer en tepedeki adam çok akıllı değilse (acı ama gerçek), muhasebenin harcadığı 200TL’lik parti masrafını üretim bölümünün harcadığı 200TL’lik parti masrafından farklı görür. Neden? Çünkü biri “muhasebenin bütçesi” diğeri “üretimin bütçesi”. Halbuki para aynı kasadan çıkıyor.

Peki neden ödemeleri farklı katerorilere ayırıyoruz? Yani neden “çocuğun bütçesi” ya da “fotoğraf makinesi bütçesi”, veya birçok firmada neden “muhasebe bütçesi” ve “üretim bütçesi” bambaşka? Yukarıda biryerlerde “alternatif maliyet” konusunda bahsederken, çevremizdeki ekonomik sistemlerin karmaşılığı yüzünden insan beyninin “KISAYOL”lar yarattığından bahsetmiştim. İşte, sebep bu. Yani “bugün harcadığım para yerine yarın ne alabilirdim?” sorusunu hergün düşünmek yerine ana bütçe kalemleri yaratıp onlara bütçe ayırmak daha kolay. Neden? “Bugün harcarsam yarın ne alamam?” sorusunun cevabı sonsuzken, bütçe kalemlerinin sayısı 10’u geçmez. Kontrol edilmesi daha kolay değil mi?

Bu bahsettiğim “KISAYOL” oluşturma en optimum yol olmasa da insan yapısına en uygun yol. 800 tane değişkeni düşünüp mükemmel harcama yapmaya uğraşacağıma, 10 tane bütçe kalemi belirlerim onları kontrol ederim. 800 tane değişkeni analiz etmek süper bilgisayar gerektiriyor.


AYNI MAL İÇİN FARKLI FİYATLANDIRMA

İstanbul’dan Ankara’ya, ya da Antalya’ya uçacaksınız. Bunun için birkaç havayolu firması seçme şansınız var. Farklı kalitelerde, farklı fiyatlandırma seçenekleri var. Hmmmm… Peki fiyatlandırma sadece kaliteyle mi ilgili acaba? Atıyorum, örneğin THY ile Pegasus’un fiyatlandırması sadece maliyetle orantılı olabilir mi?

Eski çalıştığım firmadaki Amerikalı bir muhasebe müdürü anlatmıştı. 2 ay sonra bir yere uçacakmış (yerleri şimdi hatırlamıyorum ama Amerika içinde). Önce ilk bulduğu bileti almış, sonra bakmış başka bir firma daha ucuza uçuyor ona yönelmiş. İki bileti karşılaştırınca, iki biletteki vergi oranlarının farklı olduğunu farketmiş! Yani, sanki devlet iki havayoluna aynı uçuşlar için farklı vergi oranı uyguluyormuş gibi! Havayolu firmalarından birinde çalışan bir arkadaşını arayıp sebebini sormuş, cevap şu: O “vergi miktarları” bölümü aslında firmaların zaman zaman fiyat arttırıp indirmek için kullandıkları bir bölüm! Yani devlet herkese aynı vergiyi uyguluyor ama bilet fiyatlandırmasında firmalar bu bölümle oynuyorlar! Kanuni mi değil mi bilemem, ama bunun neden yapıldığını biliyorum: Hiç kimse “alan vergileri ve diğer vergiler” kısmına bakmaz çünkü oranın sabit olduğunu düşünür! “Devlet bu abi, firmanın suçu yok“. Gerçekten yok mu?

Türkiye’deki su, elektrik ve doğalgaz faturaları da aynı şekilde. Resmen haince ve ahlaksızca bu firmalar faturaları şişirmek için masrafları olmadık kalemler arasında dağıtıyorlar. “Kaçak kullanım bedeli” zaten iyice rezalet de, diğer masraf kalemlerini de incelerseniz ne kadar rezalet olduğunu anlayacaksınız. Ve bunu herkesin gözünün önünde yapıyorlar, yani savcı görüyor denetleme kuruluşları görüyor bakanlar vs.. görüyor.

Fotoğraf konusuna gelirsek artık herkesin dalga geçtiği bir konudan bahsedelim: Leica ve Panasonic. Bu iki firma ortak çalışıyorlar. Buraya kadar herşey normal. Panasonic bazı makine ve objektif modellerinde tasarım ve kontrolleri Leica’ya bırakıyor, o da mekanik aksam ve elektronik kısımlar gibi parçaları üretip Leica’ya veriyor. Yanlış anlaşılmasın, M9 ya da Leica M gibi modellerden bahsetmiyorum, bu bahsettiğim şey kompakt makinelerde:

Büyük hali için üzerine tıklayın

Leica 800$, Panasonic 450$. Fark?
– Ama o Leica..
Sktr…

Benzer bir şeyi daha abartılı şekilde Hasselblad deniyor şimdi:

Büyük hali için tıklayın

Bu sayfaya baksan sanırsın ki katılacağın Oscar töreni için özel elbise dikiyorlar. Makine bu:

Ama aslında bildiğin:

Sony NEX-7… Allayıp pullayıp “bilmemne yağı ile marine edilmiş bilmenne derisi ve bilmemne ormanlarından özenle kesilmiş ve elle özenle şekillendirilmiş bilmemne odunu ve en mükemmel sanatçıların ve tasarımcıların elinden çıkmış el yapımı muhteşem gövde” yediriyorsun, 6500$ fiyat çekiyorsun. Nasıl?
– Ama abi o Hasel…
– Sktr.

Ama işin içine “marka” psikolojisi giriyor. “Leica alırım, nasıl olsa mükemmel” ya da “Hasselblad bu, ayağa düşmez abi herşey bir numara” düşüncesi, aynı makineye (tamam tamamen aynı değil, birazcık farklı) daha fazla para ödeme bahanesi yaratıyor.

Marka olmasa bile malı alacağın yer de bu konuda etkili. Sahilde oturuyorsunuz, eşiniz dondurma istedi. Kafanızda önce nereden bulacağınız, sonra ne kadar vereceğiniz soruları uyanır. Peki size bir soru: Kafanızda oluşan “fiyat” sorusunun cevabı, dondurmayı alacağınız yere göre değişir mi değişmez mi?
1) Oturduğunuz yerin hemen arkasında 5 yıldızlı lüks bir otel var. Oraya gidip almak en uygun seçenek.
2) Oturduğunuz yerin arkasında 3 tane ufak bakkal var.

1. seçenekte kafanızda oluşan “fiyat”la ikinci sorudaki fiyat aynı mı olacak? Tabii ki otomatik olarak lüks oteldeki dondurmaya daha fazla vereceğinizi bileceksiniz. Yani kafandaki bütçe, malı alacağın yere göre şekillendi bile. Şimdi, bütçeni sen mi şekillendirmiş oldun?

“Leica” ya da “Hasselblad” ya da “Zeiss” ismini gördüğün anda beyninde “kalite” çanları çalmaya başlıyor. Leica kullanan efsane fotoğrafçılar aklına geliyor, titreşim olmasın diye Zeiss fabrikasının önündeki caddenin trafiğe kapandığı hikayesi aklına geliyor, 80MP’lik ve 10 binlerce $’lık orta format makineler aklına geliyor. Beş yıldızlı oteli görünce resepsiyon, hizmetçiler, temizlikçiler, altın kaplama musluklar vs.. aklına geliyor ve bir anda aynı dondurma için bakkala 2 TL vereceğine otele 5 TL vermeye razı oluyorsun.

Rolex saate verilen binlerce $’ın yüzde kaçı asıl maliyete, yüzde kaçı “Rolex” imajına gidiyor? Benzer kalitede 10’da bir fiyatına saatler satılırken…

REKLAMLAR

Zamanında seyrederken saatlerde gülmüştüm. Sonra kasetlerini dinledik, ona da güldük. Yıllar sonra CDlerini aldım. CDler gerçek tiyatrodan çekim değil, satmak için kamera önünde çekilmiş ama gene de komik.

“İmaj”, “kalite”nin önüne geçti. “Rakamlar” artık sonuçta alacağın “değer”i gölgeliyor. Fotoğraf makinesi ya da objektif inceleme sitelerinde puanlar görüyorsunuz. Bir makine 50 puan alıyor, diğeri 70. Bir diğeri 85 puan alıyor. Sonra bu puanlar sıralanıyor, birinciler seçiliyor, altta kalanlara gülünüyor vs.. Ama bu rakamlar aslında malın gerçek “değer”ini gölgeliyor. Neden? Çünkü bir malın gerçek değeri senin ihtiyaçlarına göre belirlenir!!!

3 hafta önce dünyaca ünlü bir yazılım firmasından biri geldi, bize risk analizi programlarının ne kadar mükemmel muhteşem hiper über birşey olduğunu anlattı. Kendi ürünü havada parendeler atarken diğerlerinin nasıl eksik kaldığını falan gösterdi. Sunumun 35. dakikasında amcaya sunu sordum: “Bu yazılım bizim firmaya ne katar? Sizin yazılımı alırsak bize sağlayacağı ek kazanç nedir?

Size bir öneri: Eğer bir ürünü bir firmaya pazarlamak için gidiyorsanız, bu soruya hazırlıklı olmanız lazım. Bize yazılım değil, bir değer satıyorsun. Ben programdaki düğmeler ya da mükemmel raporlarla ilgilenmiyorum, benim işimi hangi şekillerde kolaylaştırabilir onu anlamak istiyorum. Ve bunları senin sunumundaki ipuçlarından yakalamak değil, açık açık görmek istiyorum.

Sunumu yapan amca bu soruya hazırlıklı olmadığı için 3 haftadır yazılımın bize neler katacağını anlamaya çalışıyoruz çünkü ben planlama ve maliyet konularında standardı çok üstlerde tutuyorum. Yalan yok, gerçekten çok becerikli bir program ama dediğim gibi, bir program sadece “harika mükemmel” diye alınmaz, “bana neler getirecek neler katacak” diye düşünüp alman gerekli.

İşte bu yüzden bazı firmalar reklamlarını yanlış yapıyor. Üç tip reklam var:
1) Ürünü ön plana çıkaran
2) Ürünün size verdiklerini ve ürünü alırsanız size nelet katacağını anlatan reklamlar
3) İkisini karıştıranlar

İlk reklam tipi en kötüsü. “Bizim alet bilmemneyi süper yapar, şu konuda da harikadır”. İyi de, bana ne? Belki bunlar benim işime yaramıyor ya da bana nasıl yarayacağını anlamıyorum? Bu tip reklamı en çok Pentax yapıyor. Pentax DSLR reklamlarında duştan yeni çıkmış aletler görürsünüz hep. Sanki duş süngeri reklamı.

İkinci tip reklamlar beni rahatsız ediyor. Sürekli pembe tablolarla gülümseyen insanların olduğu reklamlar beni itiyor. Ped reklamlarında bütün kadınlar gülümseyip voleybol oynuyor. Nerde len bu kadınlar? Var mı sizin tanıdığınız malum zamanlarında etrafa gülümserken beyaz şortuyla atlayıp zıplayan bir hatun kişi?

Üçüncü tip reklam en iyisi, ama yapması kolay değil çünkü insanların ihtiyaçları farklı farklı. Hem aleti hem kullanıcıyı işin içine katacan, reklamı gören kişi “işte bu tam bana göre” diyecek. Bunlardan hangisi iyi:

Pentax’ın sitesinden alıntı
“Duştan yeni çıkmış makine” yerine “zorlu koşullarda hep yanınızda” mesajı veren bir fotoğraf. Hangisi daha etkileyici? Akam.no diye bir siteden aldım. Belki de Pentax reklamıdır.

Puanlamaya dönersek, kullanıcıların büyük çoğunluğu şu hatayı yapıyor:
– A markası 75 puan almış, B 77 puan almış. Demek ki B daha iyi.
– MTF değerlerine bak aşmış bu alet, diğerinden daha iyi.
– Bak forumlarda buna çok iyi diyorlar demek ki en iyisi bu.
– Abi altın seçim puanı almış. İşte benim makinem bu!

Tek bir puana, grafiğe ya da forumlarda yazılanlara bakıp karar verip 1500-2000TL’lik alışveriş yapmak ilginç. Hayatı boyunca tek makine (hadi iki olsun) kullanmış birisinin sadece bu puanlara bakıp forumlarda çok puan almış markayı savunması iyice garip.

Altın ödül almış! Demek ki en iyisi bu, hemen koşup alayım aman geç kalmayayım!

Bazı siteler tek bir puan değil 4-5 kategoride puan veriyorlar. Bu bir bakıma iyi olsa da, gene de sana vereceği değeri biraz gölgeliyor. Sigma 35mm f1.4 HSM’yi ele alalım. Optik olarak herkes çok iyi olduğu konusunda birleşiyor. Canikon ve Sony eşleniklerinden “optik olarak” daha iyi olduğunu birçok kişi söylüyor. Yani “puanlama” konusunda diğerlerinin hiç şansı yok. Peki şu açılardan düşünürseniz: Sürekli yağmurda ya da tozlu ortamlara çekim yapıyorsan, ve ileride gövde değiştirirsen Sigma’nın çalışıp çalışmayacağından emin değilsen? Bu son konu bilinmeyen birşey değil. Çoğu zaman objektifi Sigma’ya gönderip düzelttirebiliyorsunuz ya da fiyat farkını öderseniz Sigma size yeni objektif veriyor. Biraz dertli ama, hadi bunu çözdünüz diyelim. Peki toz-nem korumasını nasıl halledecez? Yanımda sürekli koruma poşeti gezdirmek zorunda mıyım? Gördüğünüz gibi tek bir eksiklik bile Sigma’nın size verdiği değeri minimuma indirebiliyor. Yanlış anlaşılmasın, Sigma’yı kötülemek değil amacım.

SAHİPLİK ETKİSİ: BENİM OLAN EN GÜZELİ

Türkçe’sini bilemiyorum, “Endowment Effect” denen bir terim var. Endowment “bağış” anlamına geliyor ama tam teknik çevirisi bu şekilde olmayabilir. Ben “Sahiplik Etkisi” dedim.

Bu teoriye göre, insanlar sahip oldukları şeyi piyasa değerinin üzerinde görürler. Aynı malı başkasından alacaksan daha az değerli görürsün. İkinci el satışlarında bunu görürsünüz. Elimdeki mal diğerlerininkinden her zaman daha değerlidir, bu yüzden indirim isteyene canavar gözüyle bakarım. Ne demişler? “Kısa kalın kendi malın” 🙂

Aynı şemsiye, ama biri senin olduğu için o daha değerli

Bir araba firması bir bölgede satıcılara her satıştan sonra verdiği komisyonları 6 aylık peşin vermeye karar veriyor. 6 ay sonunda satamadığı arabaların komisyonlarını geri almak üzere. 6 ay sonunda bakıyor ki o bölgede araba satışları %15 artmış. Aynı taktiği sonraki 6 ay başka bir bölgede deniyor, orada satışlar %12 artıyor. Sebep? İnsanlar peşin kazandıkları parayı bırakmak istemiyorlar. Çünkü para zaten “elinde”, firma parayı geri alırsa onu “kaybetmiş” sayacaksın kendini. Halbuki teknik olarak kaybetmiyorsun ama elindeki parayı sahipleniyorsun.

Bu örnek aynen bir ders içeriğinden: Üniversite basketbol takımının maçı var. Sezon sonu gelmiş ve takım iyi durumda olduğu için biletleri bulmak zor. Öğrenciler günler öncesinden bilet alabilmek için stadın etrafında kamp kuruyor. Biletler satılacağı zaman, herkese bilet olmadığı için, çekiliş yapılıyor. Bir kısım öğrenci bilet alıyor, diğerlerine bilet düşmüyor. Bilet alabilenleri arıyorlar ve biletleri ne kadar satabileceklerini soruyorlar. Biletleri alamayanlara da bilet için ne kadar harcayabilecekleri soruluyor. Elinde bilet olanlar bilete ortalama 2000$ isterken, bilet olmayanlar en fazla 100$ verebileceklerini söylüyorlar. Elinde bilet olanlar bu maç için “hayatımın en önemli maçı, torunlarıma bile anlatırım ben bu maçı” gibi sebepler sayarken bilet olmayanlar “gider arkadaşlarımla bira içerim” diyorlar. Halbuki çekilişten önce iki grup da aynıydı, şimdi aralarındaki tek fark birinde bilet olması diğerinde olmaması.

Bir ekipman satın aldığımızda (DSLR gövdesi ya da objektif) aşırı sahiplenme güdüsü buradan geliyor. Elindeki alet her zaman mükemmeldir. Harikadır o. Diğerleri ne olursa olsun, asıl güzel ve değerli olan senin elindekidir. Bu yüzden hangi marka DSLR kullanıyorsan “genelde” onu savunursun:
– Nikon D5100’ün mü var? Canon 600D dandik plastik olduğu için aldın, D5100 süper ele oturuyor ve renkleri daha güzel.
– Canon 600D mi aldın? Sen 90$’a 50mm f1.8 alırken D5100cüler 220$ veriyorlar. Ayrıca Canon’un renkleri daha doğru, Nikon renkleri hep cart yapar.
– Pentax mı aldın? İnsanlar zaten hep reklamlar yüzünden diğer markaları alıyor, halbuki sen bilerek aldın ve Pentax mükemmel! Ayrıca Pentax kullanıcısı özeldir, az çektiği için güzel fotoğraf çeker! Yürü be kim tutar seni!
– Sony alanlar nasıl peki? Bu paraya bu kadar özellik veren var mı? Hem zaten Sony bu, boru değil.
– NEX mi aldın? Cebine DSLR koyuyorsun daha ne!
– Fuji XE ya da X-Pro? Fuji’nin renkleri gibisi var mı? ISO6400’de bile 5DMarkII’ten iyi daha ne arkadaşım?

Gördüğünüz gibi her markanın kendine göre sahipleniş biçimi var. Hele aldığın alet çok farklı pahalı birşeyse, ondan iyisi yok. Leica etkisi böyle bir şey, Fuji X etkisi de böyle, RX-1 de. Bunlara sahip olursan o kadar sahiplenirsin ki eşin “evlendiğinde böyle değildin çok değiştin” bile diyebilir (gerçi ne yapsan o lafı yersin ama olsun 🙂 ):

– Leica abi bu, konuşmaya gerek var mı? Var mı böyle alet? Elde özenle yapılmış, süper hiper mükemmel. Hele o 35mm ve 50mm yok mu…
– İyi de sadece aynada kendini, kedini ve çocuklarını çekmişsin?
– Olsun hatıra onlar olunca en iyisi olsun.

Gibi…

Elime ilk geçen SLR (DSLR değil)  benim için en iyi makineydi. Ucuz, sağlam.. Practica bilmemney. Zaten erkek adam ucunda 50mm objektif olan filmli makine kullanır, herşey manuel falan. Aynen eski efsane fotoğrafçılar gibi. Sonra ilk DSLR’ım Pentax K10D oldu ve ondan daha iyisi yoktu. 22bit DAC, CCD, sağlam ve toz-nem geçirmeyen gövde, gövdede IS, eski Pentax objektifleri kullanabilme, objektifler zaten en iyisi (daha iyisi olamaz çünkü o bir Pentax!), kit 18-55mm bile Canon L ayarında tamam mı! K10D’den sonra 450D. Lan? En iyisi Canon 450D galiba. Ekran K10D’den büyük, yüzlerce objektif seçeneği var ve objektifler ucuz, ISO1600 K10D’nin ISO400’ü gibi! Daha iyisi ne olabilir? Sonra sonra fikrim değişmeye başladı. Hepsinin farklı üstünlükleri var ama bunları kullanmadan göremiyorsun!

Yıllarca Nikon’a alışmış bir amatörün Canon’a geçmesi kolay değil, hele Leica kullanan için belki imkansız. Bunun sebebi, elindeki malı aşırı sahiplenme. İnsan psikolojisi bunu gerektiriyor.

Halbuki mesele “bana ne getirisi olacak” değil mi? Galiba değil…

SONY RX-1 VE ALTERNATİFLERİ

RX-1’in alternatifi yok kardeşim! 24MP mükemmel algılayıcı, Zeiss objektif, ufacık alet. Ne alternatifi artist!” diyorsanız zaten hiç okumayın 🙂 Alternatif her zaman var, yeter ki düşünme tarzını değiştir.

Neeeee? RX-1’e alternatif mi? Gaffayı mı yedin len?

Önce Sony RX-1’in incelemelerde ön plana çıkarılan özelliklerini hatırlayalım:
– Mükemmel 24MP tam kare algılayıcı. Muhteşem yüksek ISO performansı ve dinamik aralık
– Süper Zeiss 35mm f2.0 objektif
– Algılayıcı ve objekif birbirine tam uyumlu tasarlanmış
– Diğer tam kare gövdelere göre çok ufak ve hafif
– Çok düşük çekim sesi (“leaf shutter” sayesinde)

Daha vardır elbet ama bunlar ön planda. Aslında bunların tamamı “puanlama” sistemiyle aynı şeye yarıyor: Sana olan faydasından çok “bak ne çok özelliğim var” demeye çalışıyor. Halbuki düşünmemiz gereken şey: Bunlar bana ne verecek?

Gerçekten bilinçli kullanıcı için sorun yok. Artısı-eksisi neyse ona göre değerlendirir, alır kullanır. Eğer bunu yapabiliyorsanız RX-1 sizi çok mutlu eder. Amaaaaa…. “Süper 24MP ff makine abi, ISO6400 kaymak gibi. Zeiss’i de oturtmuş adam oraya daha ne olsun” dersen iş değişir. Bir anda firmaların en sevdiği müşteri durumuna düşersin 🙂

Eksiklerini düşünsek?
– Objektif değiştirememek. Her ne kadar “o parayı veren adam en iyi kaliteyi ister, 35mm Zeiss de sana en iyi performansı veriyor” diye düşünsek de, sabit odaklı tek objektife bağlı kalmak her zaman dert. Size soru: Şu anda elinizdeki tüm objektifleri satacaksın ve bundan sonra sadece 35mm ile devam edeceksin” deseler kaçınız kabul eder? Sokak fotoğrafları çeken rangefinder kullanıcısı bile olsan bir 50mm ister insan.
– OSS yok. Gerek var mı? Bilmem. ISO’yu yükseltip düşük ışıkta titreşimlerin önüne geçmek mümkün olabilir, ve f2.0 diyafram da buna yardımcı. Ama dezavantajları da yok değil. Çok düşük ışıkta ISO’ya abanıp diyaframı çok kısman gerekiyor örneğin. Her zaman f2.0 diyaframa ihtiyacın var mı ve sürekli ISO6400 mü çekeceksin? Ayrıca video sırasında OSS olmaması müthiş eksiklik. Makine ufak olduğu için üçayak taşımak garip.
– Fiyat. Tabi bu göreceli. “İçkim yok sigaram yok” deyip alabilirsin de, kimse karışmaz. Buna rağmen, 2800$ fiyata dahil olmayan bakaç, parasoley ve grip fiyatlarını düşünürsen RX-1 ciddi pahalı oluyor. Optik bakaç 650$, grip 250$ ve parasoley 180$. Nasıl?
– Kontrast bazlı odak yaptığı için odaklama hızı biraz yavaş. Aslında aşırı yavaş değil, ama aynı zamanda biraz da tutarsız. İstedikleri yere her zaman odaklayamadıklarını söyleyen birçok kullanıcı duydum.
– Pil ömrü 270 kare. Eğer sokakta 3-4 saat gezinecekseniz ikinci bir pil gerekli. Şarjı USB’den yaptığınız için de yedek pili şarj ederken makineyi kullanamıyorsunuz, yani şarj edilecek pil makinenin içinde olmazk zorunda. Harici şarj aleti bulursanız ne ala.
– Sabit LCD. Bakaç olmayınca mecburen kadraj için LCD’yi kullanacaksın. LCD hareketli olmadığı için kadraj yapmak her zaman kolay olmayacak. Yani 2800$’a kompakt makine kullanıyormuşsun gibi düşün.
– Objektif çıkık, içeri katlanmıyor. “Zeiss bulmuşsun kıllısını arıyorsun” diyebilirsiniz. Ama bu sorunu da söylemek lazım çünkü alet cidden ufak, ama çıkıntı Zeiss yüzünden cep makinesi değil. Büyük bir kaban cebinde taşınır, orası ayrı. 24MP tam kare + Zeiss’i palto cebinde bile taşıyabilmek iyi birşey 🙂
– Toz-nem koruması yok. Yağmurda çekim yasak. Herkese göre dezavantaj değil elbet, örneğin Canon 650D’de bu özelliği aramam ama 2800$ aklıma gelince…

Tüm bu artı ve eksileri teraziye koyup tartıp öyle karar vermek lazım.

24MP’lik üç makine yanyana. Hepsi çok iyi, hepsi ile şaheser yaratmak mümkün. DxOMark’ın puanlama sistemini doğruymuş gibi kabul edelim ve puanlara bakalım.

Toplam puan nasıl? RX-1 hepsine çakmış 🙂 D5200’e 9, NEX-7’ye 12 puan fark atmış. Aslında biri tam kare diğerleri APSC. Belki karşılaştırmak bile hatalı. Böyle karşılaştırma puanları sunan başka site bilmediğim için DxOMark’ı kullanıyorum.

1) Neyse, toplam puanı geçtik, renk derinliğine geldik. Puanlar nasıl? DxOMark’a göre 1 puan ve altındaki farkların farkedilmesi çok zor ve 22bit’in üzerindeki puanlar için “mükemmel” diyor. RX-1 1 puan önde, ve üçü de 22bit’in üzerinde.
2) Dinamik aralığa geçelim. DxOMark’a göre 12bit’in üzeri mükemmel ve aradaki fark 0,5EV ise fark göremiyorsunuz. Yani iki makine arasında 0,5EV fark var ise aradaki farkın farkedilmesi çok zor. Bu durumda D5200 RX-1’e yakın, NEX-7 1 durak geride.
3) Düşük ısıkta ISO puanı. RX-1 coşmuş durumda. Ama detayları okursanız, DxOMark her %25’lik puan farkının 1/3 durak fark olduğunu söylüyor. Buna göre RX-1 ve NEX-7 arasında 2-3 stop arası bir performans farkı var. 3 stop kabul ederseniz ciddi bir fark.
Ama SNR değerlerine bakarsanız durum pek böyle değil. DxO’ya göre SNR değeri 30’un üzerindeyse “algılayıcı mükemmel”, ve ISO800’e kadar her üç makine de SNR değerini 30’un üzerinde tutuyor. Sadece SNR değerini referans alırsanız aradaki fark 1-1,3 durak. Tahminime göre ortalama 2 durak bir fark alabiliriz, yani RX-1 düşük ışık ISO performanı konusunda 24MP’lik APSClerden 2 durak daha iyi.
Sony’e göre yeni NEX-7n’de bu fark biraz kapanacak, bekleyip göreceğiz.

Elimizde ne var? RX-1 24MP’lik iki APSC makineden renk derinliği ve dinamik aralıkta 1 durak daha iyi, ama diğer ikisi de “mükemmel” sınırının üzerinde. ISO konusunda RX-1 2 durak daha iyi.

Tekrar hatırlatayım, RX-1 bence ciddi bir ilerleme ve alet çok çekici. Biri hediye etse hayır demem. Ama… 2800$’ı görünce beyinde fosfat ihtiyacı beliriveriyor ve “altermatif”ler gözümün önüne gelmeye başlıyor. Bu, para ya da zenginlik meselesi değil. Paranı etrafa saçacaksan dert değil, ama domates alırken bile düşüneceksin. 2800$ harcayacaksan hayli hayli düşünmen lazım. İlk aklıma gelen şey “benzer performansı alabileceğim makineler hangileri olabilir? İlk aklıma gelen adaylar:

– Fiyat odaklı bakarsak bütün tam kare gövdeler rakip. 5DMarkIII ve D800 dahil. Ama biz başka şeyler istiyoruz, ve bunların en önemlisi boyut.
– Nikon D600: Belki algılayıcıdan biraz daha imaj kalitesi almak mümkün ama 35mm f2.0 Zeiss (ya da eşdeğerini) bulmak lazım, ayrıca boyutu büyük. Genel kullanım olarak RX-1’den daha fazla sevdim ama sadece boyut yüzünden eleyelim. Sonuçta D600 büyük bir DSLR. Tam rakip değil.
– Sony A99: Ya bi git 🙂
– Nikon D3200: Şimdi yaklaştık işte. RX-1’den 3cm yüksek, 1cm geniş ve 7mm kalın (RX-1’in objektifinden dolayı). Boyut olarak biraz daha büyük ama aşırı fark yok. En büyük fark objektifte olacak. Zeiss’e yakın kalitede 35mm bir objektif takarsak boyut artacak. Zeiss 25mm f2.0 mm taksak yakın performans alabilir miyiz ki? Gene de paket büyük. Bunu da eleyelim.

Camerasize.com sitesinden alıntı

– Nikon D5200: D3200 ile aynı sebepten, yani boyuttan eledim. Yoksa boyut haricinde bence genel toplamda RX-1 ile yakın (dönen ekran, harici kontroller, güzel odaklama sistemi, seri çekim, fiyat vs..).
– Sony NEX-6: Paket ufak olsa da 16MP yüzünden eledim. Esasında 16MP herkese yeter, ama 24MPlikler arasında bir karşılaştırma istedim. Yoksa dönen ekran, daha hızlı odaklama, EVF vs.. derken NEX-6 da bayağı çekici.
– Sony NEX-7: Galiba tek gerçek rakip bu kaldı.24MP ve ufak.

Galiba rakibi bulduk. En azından boyutta ve fonksiyonellikte yakınlar. Bakalım diğer özelliklerde yakalayabilir miyiz?

NEX7’nin fiyat, dahili EVF, farklı objektifler kullanabilme, hareketli LCD, daha uzun pil ömrü (NEX7 430, RX1 270 çekim) gibi avantajları varken RX-1’in tam kare algılayıcı, Zeiss ve sessiz (ya da az sesli) deklanşör avantajları var. RX-1’e EVF eklenebiliyor ama 450$ civarı fiyatı var, bu yüzden dezavantajları daha da artıyor.

Haydi puanlayalım. Aşağıdaki puanlar kişisel fikrim, farklı düşünüyorsanız farklı puanlayın:
– Fiyat: Tartışacak birşey yok, NEX-7 ve kaliteli bir objektif 2000$ civarına anca geliyor. RX-1’e EVF eklersen hem boyutu biraz büyüyor hem fiyatı 3250$’a çıkıyor. NEX-7’ye +1.
– Dahili EVF. NEX-7’ye +1.
– Pil ömrü: “RX-1’e ikinci pili alırım olay biter” diye de düşünebilirsiniz. buradaki mesele RX-1’in pilinin gövde içindeyken şarj edilebilmesi. Yani pil gövdede olacak, USB’ye takacan öyle şarj edecen. biraz dertli. Harici şarj aleti mi alacaksın? Bir makineyi adam etmek için bu kadar uğraşılır mı 🙂 NEX-7 ile 500 çekimi geçenler var. NEX-7’ye +1. Siz isterseniz bunu puanlamayın.

– Hareketli LCD: Benim için NEX-7’ye +1. Sizin için önemli değilse siz koymayın.
– Farklı objektifler kullanabilme: Bence +3 puan çünkü bu şekilde alternatifler doğuyor (telefoto, makro, OSS, portre vs..), ama haksızlık olmasın diye +1 NEX-7 için.
– Algılayıcı: 24MP tam kare algılayıcı sayesinde RX-1’e +1.
– Sessiz deklanşör: NEX-7 daha sesli. RX-1’e +1.
– Objektif: Mükemmel Zeiss sayesinde 35mm f2.0 RX-1’e +1… mi? Peki NEX-7’ye de Zeiss 24mm f1.8 taksak? Ya da gene Zeiss 25mm f2.0 denesek? Peki A bayonetli Distagon 24mm f2.0?

Ne yazık ki DxOMark Zeiss 24mm f1.8’i test etmemiş bu yüzden onu göremiyoruz. Tablolardan az-çok tahmin yürütülebilir ama sağlıklı olmaz. Ben elimdeki NEX-5N + Zeiss 24mm f1.8 tecrübeme göre konuşursam, 24mm ciddi iyi bir objektif. Hem de çok ciddi iyi, ama elimde 24MP’lik makine olmadığı için kesin konuşamıyorum.

Ölçümlerden gördüğüm kadarıyla RX-1’deki objektif Zeiss 25mm f2.0’dan sadece köşe kararması konusunda üstün, diğer bütün konularda geride. Acaba bize “algılayıcıya tam uygun yaptık” derken Sony yalan mı söyledi? 25mm f2.0 daha iyi gibi duruyor. Ama fiyatı da boru gibi: 1650$. NEX-7 ile bu alet sana yaklaşık 2600$’a gelir. Değer mi? İleride farklı objektifler takabilme, EVF LCD’yi toplarsan “belki” değer.

– Yüksek ISO becerisi. Bazı durumlarda avantajlı bazılarında değil. RX-1’in yüksek ISOdaki üstünlüğü OSS ile dengelenebilir. OSS’nin yaklaşık 3 stop kazandırdığını düşünürseniz NEX-7 RX-1’e daha da yaklaşır…. Diyecektim ki 35mm’ye denk gelen OSS’li NEX objektif yok! Eğer Zeiss 24mm f1.8’de OSS olsaydı bana göre RX-1’in tek avantajı tam kare algılayıcı sayesinde alan derinliği kontrolü olacaktı, ama yok. 35mm’ye denk gelen sadece 18-55mm OSS var, onun kalitesi de Zeiss’in tırnağı olamaz. Bir seçenek şu olabilir: 35mm f1.8 OSS kullanıp bir adım geri çekilerek çekmek. İşte o zaman RX-1’in yüksek ISO avantajı kalmıyor. 35mm f1.8 OSS kötü bir objektif değil. Senaryo şöyle olurdu: NEX-7 + 35mm f1.8 OSS @f2.8 + ISO800 = RX-1 + 35mm f2.0 + ISO3200. Açı ve net alan derinliği farkı var, bu yüzden bu seçeneği “mecburen” unutuyoruz ve RX-1’e +1 puan veriyoruz.

Puanları toplarsak RX-1 = 4 puan NEX-7 = 4 puan çıkıyor. Her maddeye 1 yerine farklı rakamlar verirseniz (örneğin objektif değiştirebilmeye 2 puan ya da fiyata 3 puan gibi) toplam puanlar değişecektir.

Gördüğünüz gibi tam kare objektifin avantajlarının bir kısmını farklı şekillerde APSC ile dengelemek mümkün. NEX-7’ye Sigma 35mm f1.4 (A bayonet) takıp gezebilirsiniz örneğin, veya Zeiss 24mm f2.0 da takabilirsiniz. Zeiss 21mm f2.8? Neden olmasın? Peki Leica 24mm bulup taksan? Pahalı olur, ama takma özgürlüğün var.

“NEX-7 RX-1’den iyidir” demiyorum, sadece “acaba o paraya veya daha ucuza hangi şekillerde yakın performans alacağım ve bana daha fazla esneklik sunabilecek başka bir alet alırım” diye düşünüyorum. “Düşünme, alan alır zaten” diyorsanız size kalmış.

HERŞEY PARA DEĞİL KARDEŞİM

Haklısınız (ya da haklıyım), herşey para değil. İnsanı satın almaya (ya da herhangi birşeyi yapmaya) motive eden başka faktörler de var. “Motivasyon”u şöyle tanımlayalım:

GURUR + PARA + SAHİPLENME + ZORLUK + DÜNYAYA KATKIDA BULUNMA DUYGUSU + ARKADAŞLIK + AMAÇ + ANLAM + İTİBAR + DİNİ VE MİLLİ DUYGULAR = MOTİVASYON

Pek orjinal maşallah…

500 TL verip boynunuzda 10 senelik DSLR taşıyıp arkadaşlarınıza rezil olmaktansa 1500 TL verip yepyeni Fuji makineyi boynunuza takmayı seçebilirsiniz. Ya da “2000 TL verip herkeste olan Sony NEX almaktansa 6000 TL verip kimsede olmayan RX-1 taşırım” diye de düşünebilirsiniz (yazının en başında bahsettiğim 200$’dan 1100$’a çıkış hikayesi de benzerdir 🙂 ). Bu tarz düşüncede artık para bir değerlendirme aracı olmaktan çıkıyor, karar verme mekanizmasını başka şeyler etkiliyor.

Bir askeri para vererek savaş alanına sürerseniz, gururu ve vatan sevgisi için savaşan diğer bir askerden daha kötü performans alırsınız (Türkiye’de askerliği “paralı” hale çevirmek belki de bu yüzden pek iyi değil). Gerçek bir müslüman paradan ya da gemicikten çok diniyle motive olur (Türkiye’de gerçek müslüman kalmıştı galiba en son baktığımda). Sırf arkadaşlık ortamı iyi diye daha yüksek ücretli bir işe gitmeyen insanlar var (çalışma ortamı rahat diye daha yüksek ücreti bırakıp Norveç’e gelen ben gibi).

Yani… Yani bir fotoğraf makinesi ya da objektifin fiyatı satın alırken en önemli kıstas değil. Hele bu işten para kazanıyorsanız iyice önemini kaybediyor çünkü bu sefer “performans ve güvenilirlik” en önemli kıstaslar oluyor.

DEĞER ve ANLAM, aslında en büyük motivasyon öğeleri. Bunu kanıtlayan 10larca deney var, burada ispatlamaya ihtiyacım yok. Bu yüzden Leica kendi ürünlerinin “değer”ini ve “Leica” markasının neleri çağrıştırması gerektiği üzerinde reklamlar yapıp duruyor, insanlara bunu anlatıyor. “Leica sadece bir makine değil” ya da “Leica aslında bir yaşam tarzı” lafını 100 kere farklı insanlardan duyarsanız artık siz de böyle düşünürsünüz. Belki gerçek de budur, bilemiyorum. Yani dükkandan kendi paranla alıp boynuna astığın bir aletin seni ve yaşam tarzını tanımladığını düşünüyor olabilirsin.

Çok ayıp… Çok… Sen kadınları ne sanıyorsun?

SONUÇ

Sonuçta, satın alma kararlarımız da, seçimlerde kime oy vereceğimiz de, hatta kiminle evleneceğimiz bile bizden çok çevresel faktörlere bağlı. Hangi içeceği alacağımız, hangi arabayı kullanmamız gerektiği, ne tip bir fotoğraf makinesi almamız gerektiği, kime oy vermemiz gerektiği vs.. gibi şeyler biryerlerde planlanıyor ve bize empoze ediliyor.

İnanmadınız mı? Size bir soru, ama delikanlı gibi cevap verin: Turistsiniz, öğle yemeği için kafelerin olduğu bir sokağa gittiniz. Sokağın iki tarafında iki kafe var ve ikisi de boş! Neye göre karar verip seçim yaparsınız? Şimdi de şunu düşünün: Kafelerden birinde 5 müşteri var diğeri boş. Şimdi hangisini seçersiniz? Hiiiç artistliğe gerek yok, tabii ki dolu olanı seçersiniz (hıncahınç dolu değil, ama sonuçta müşteri var). Şimdi seçiminizi siz mi yaptınız? Ya o müşteriler restoran sahibinin arkadaşıysa?

Bu araştırmalar yıllardır yapılıyor ve uygulanıyor. Eskiden sadece firmalar uygulardı, şimdi devletler ve özel servisler de bu taktikleri halklara uyguluyor. Hitler’in has adamı Gobbels’in meşhur “Büyük Yalan” teorisi bu taktiklerin en meşhurlarından. Teorinin temeli şu: Bütün devlet (kurumlar, bakanlar, başbakan vs..) ve medya günlerce aylarca aynı büyük yalanı söylerse insanlar inanır. Yalan ne kadar büyükse inanması o kadar kolay olur. Bütün medya aynı şeyi yazıyor ve gösteriyorsa, bir süre sonra inanıp “ben de onlardan olmalıyım” demeye başlıyorsunuz. İnsan doğası böyle.

Yazının en başlarında bir görüş ortaya atmıştım: Canon çok yaygın olduğu için insanlar alıyor”. Bunu genelde Pentax fanatikleri söyler (nedense?). Doğruluk payı olabilir çünkü heryerde Canon reklamı ve ürünü görürseniz kafa ister istemez ona yönleniyor. 2011 ve 2012’de dünya çapında inanılmaz bir Nikon reklam kampanyası vardı ve Nikon bu dönemde satışlarını Canon’a çok yaklaştırdı (hem kompaktlarda hem DSLRlarda), hatta kompaktlarda geçmiş bile olabilir. Peki bu iki yılda Nikon ürünleri bir anda çok mu kaliteli oldu? Kalite olarak bir miktar daha ileriye gittikleri kesin ama bu kalite artışının satışları bu kadar etkilememesi lazımdı. Nikon’un başarısının altında yatan şey agresif bir reklam kampanyası. Her yerde, her dergide, hatta televizyonlarda Nikon reklamları kol gezdi (Türkiye’de var mıydı bilemiyorum). Her yerde Nikon olunca ve Canon reklam yönünden geride kalınca Nikon’un satışları ciddi oranda arttı.

Her yerde Nikon var. “I am” diye başlayan bu sloganı farklı şekillerde kullandılar. Nikon’un kompaktları diğer markalara göre üstün olmadıkları halde satışları çnanılmaz arttı. Nikon 1 serisinin algılayıcısı diğer aynasızlardan ufak olmasına ve kompaktlardan pahalı olmasına rağmen bazı ülkelerde en çok satan birinci ya da ikinci aynasız marka oldu. Ki aslında Nikon 1 serisini çok sevsem de bu satışın sebebi her yerde “I am” olması.

Tekrar Canon’a geri dönelim: “Canon çok yaygın olduğu için insanlar alıyor”. Hmmm… Peki Canon’un seçilme sebebi çok satması mı? Nasıl yani? Bu mantık size ters gelmiyor mu? Canon çok yaygın olduğu için mi çok satılıyor yoksa çok satıldığı için mi bu kadar yaygın? Tavuk mu yumurtadan çıkar yumurta mı tavuktan? Bilmem?

Eee? RX-1 alıyor muyuz beraberce 🙂

34 comments for “En pahalı fotoğraf ekipmanını almalıyım

  1. Sirke
    2013-04-29 at 8:15 pm

    Şahane bir yazı; elinize sağlık Ertan Hocam! Özellikle, kredi kartı (görünmeyen para) kısmını çok sevdim.

    “Reklamlar”ın kapağını görünce yüzümde bir gülümseme belirdi; aklıma, Necmettin Erbakan taklidi yapan Metin Akpınar geldi. Sonra kendi kendime düşündüm: Bir zamanlar başbakanların taklidi yapılabiliyordu. Hey gidi günler… 🙂

  2. 2013-04-29 at 8:54 pm

    Kitap okudum sayabilir miyim ?! 🙂 Gerçekten, metin olarak, anlatım dili olarak, bilgi olarak… Ben çok şey öğrendim. Tekrar okumam gerek, bir çok şeyi de öğrenemedim henüz ! Eksik olmayın…

    • 2013-04-29 at 9:17 pm

      Fotoğraflar dahil yazının tamamı 12 yazı boyutunda Word’de 30 sayfa yapıyor 🙂 Uzun ama yazmak da okumak da eğlenceli.

  3. 2013-04-30 at 8:18 am

    gece 1 de okudum sabah işe gelir gelmez tekrar okudum. sağlun varolun.

  4. Orhun
    2013-04-30 at 8:40 am

    Harika bir yazı olmuş Ertan Bey. Bir meslektaşınız olarak yazılarınızı zevkle takip ediyorum. “Canon çok yaygın olduğu için mi çok satılıyor yoksa çok satıldığı için mi bu kadar yaygın”… Bence Canon’un tercih edilmesinin en büyük sebebi, geniş ürün gamı. Her tür kullanıcıya hitab edecek bir ürünleri var ve hemen her teknoloji mağzasında karşınıza çıkıyor. Çok seçenek sunması ve kolay ulaşılabilir olması dolayısı ile benim görüşüm, yaygın olduğu için çok satılıyor, çok satıldıkça yaygınlaşıyor.

  5. Anonymous
    2013-04-30 at 8:50 pm

    Geçen hafta arkadaşım ile Rx1 leri almadan bu yazınızı okumak isterdim:)

  6. Anonymous
    2013-05-02 at 5:22 pm

    Ertan bey elinize sağlık. Yazının tamamını hiç sıkılmadan okudum.

  7. 2013-05-05 at 12:11 pm

    Ertan bey size bir sorum olacaktı. Yarın Allah kısmet ederse 5DMark3 + sigma 35mm veya canon 35mm 1.4 siparişi vermeyi düşünüyorum ancak bazı şüphelerim var çok titiz bir kullanıcıyım toza alerjim var (hastalık manasında değil) ancak dxo testlerine baktığımda sigma almış başını gitmiş. Canon makinede canon kullanılır felsefesinide çok duyuyorum ancak bu lens insanı gerçekten çok düşündürüyor. Sizce uzun süreler kullanma amaçlı ne yapmamı tavsiye edersiniz manzara ve portre çalışıyordum eski makinemi satana kadar.Eğerki sigmayı alırsam yanına lee nd ve polire filtre dahi almayı düşünüyorum. İleridede alabilirim ancak bütçeyi sıkarak ve 1 ay sonrasına.Son olarak şunuda söylemek istiyorum bu işe şu an için 8000 lira gibi bir bütçe oluşturdum. Yukarıda belirttiğim hobi alanıma göre siz ne tavsiye edersiniz. Öncesinde sizinle D800 konusunu konuşmuştuk ancak tripod üzerinde iyi olduğu lakin elde çekimde canon 5DMark3′ ye göre problemli olduğunu bir kaç forumda okudum. Sizce ne yapmalı 5DMark3’yi istememin nedeni 6D ye oranla ellerime çok daha iyi oturması ve işin özü alete aşık oldum. 🙂 Bana bu akşam yada yarın 3’e kadar tavsiyelerinizi iletirseniz seinirim. (3’te sipariş vereceğim de 🙂

    • 2013-05-05 at 4:22 pm

      D800 o kadar problemli değil. D800 incelemesinde de anlatmıştım. Sadece büyük baskı alacaksan ya da kesme gerekiyorsa 12MP’lik aletlere göre daha dikkatli olmak lazım. Onun dışında 12 ya da 18MP yetiyorsa 36MP’yi 18’e indirdiğin zaman titreme falan kalmıyor.
      Elindeki objektifleri bilmiyorum tabi, sadece Sigma ve Canon 35mm arasından Sigma daha iyi gibi duruyor. Sigma’nın iki dezavantajı var: Canon kadar sağlam bir yapısı yok ve 5-6 sene sonra çıkacak Canon gövdelerde çalışma garantisi yok (uyum sorunu olduğunda objektifi Sigma’ya gönderirsen çip değişikliği ile hallediyorlar). Bunlar dışında Sigma optik olarak biraz daha iyi gibi duruyor.

  8. 2013-05-05 at 4:47 pm

    Toz girebilir diyorsunuz anlayacağım peki şu ikili sizce nasıl olur 6D + Canon24-70 f/2.8 veya 5DMark3+ tamron 24- 70 manzara açısından keskinlik olrak hangisi önce olur. acaba canon 35mm 1.4 + 5DMark3 alsam daha keskin bir sonuç elde edermiyim. Yahut 16-35 + 5DMark3 gibi bir takımmı oluştursam şu anda hiç bir şeyim yok herşeyi sattım

  9. 2013-05-09 at 2:23 pm

    selam hocam yazınız güzel ancak ben misal bir kaçyıldır foto merakım var en son fuji s200exr aldım 12 sene felan oldu bilirsiniz kompakt sınıfında en büyük sensöre sahip son dönemde ancak gel görki beni foto merakından soğuttu yurtdışından 700 tl ye aldım üstelik burda kazık fiyatı 1300 felan idi o dönemde ama bence değeri en basit kompakt kadar olmalı tam rezalet neler denemedimki 2 ayda eşek kadar ölü piksel vermeler netleme uyuzlukları butonlar berbat öldü ölecek kalite yerlerde.
    yani demem şuki keşke ufak bir fark ile o zaman eos 550 veya d3000 alsa idim yani sağda solda bakıyorum dağlar var arada üstelik benim eşek 750 kusur gram görsen bi halt yapacak sanırsın ya bundan kurtulup giriş dslr alacağım yada komple bu sevdadan geçeceğim satamıyorumda baş belasını.

  10. 2013-05-09 at 2:24 pm

    üstte yanlış yazmışım 1.5 sene oldu diyecektim

    • 2013-05-09 at 8:52 pm

      S200EXR fena değildir aslında. Gene de eğer aynı parayı vereceksen DSLR ya da aynasız bir makine almak bence daha mantıklı. 1800 hatta 2500TL’ye satılan DSLRlike makineler gördüm ki bunlara para vereni ıslak odunla dövmek lazım 🙂

  11. 2013-05-10 at 6:32 am

    ah hocam ben yine yeni başlayan olarak oldukça akıllı bir seçim yaptım düşünsenize
    Yeni başlayan için = dslr like =Doğru seçim
    İyi bir dslr like = s200exr doğru

    Yanlış olan şu bu lanet dünyada artık eskilerdeki gibi kaliteli mal üretimi yok çin faktörü açgözlü firmalar v.s v.s
    gerçi şimdi bir d3100 bile alsam eminim d70 in kalitesi olmayacak umarım anlatabilmişimdir yanlış anlaşılmasın gövde lansmanı aynı olanlardan bahsediyorum.

  12. 2013-05-10 at 6:53 am

    en yeni pahalı burda .

  13. 2013-05-15 at 7:45 am

    Mükemmel bir yazı ve her yazınızı mükemmel buluyorum. Şartlanmış bilinç altımız paramızı bazen yanlış yerlere gönderiyor. Bu konuda kitap yazabilecek kapasitede olduğunuzu görüyorum. Neyse iyi günler. Nex-5 incelemesinden buraya geldim. Teşekkürler.

  14. 2013-05-22 at 3:54 pm

    Bende olympus epm1 almıştım ; baktım dslr dan farkı yok fotoğraf kalitesi olarak , hem daha küçük daha hafif daha az dikkat çekici .. Sonra makineyi aldım biraz öğrendim diyelim (kendimce) , dedim ki biraz lenslerine bakayım şu meretin , bide ne göreyim en ucuz lens gövdeyle aynı fiyat, e bide öğrencisin o kadar para verecek halinde yok , sonra anladım ki ben bu işe çok yanlış başlamışım , sattın alma kararımı yanlış argümanlar üstünden değerlendirmişim. En son olarak makineyi zararsız elimden çıkardım ve üstüne ekleyip 600d aldım , şimdilik fena değil gibi , taşıması sorun olsa da aynasızlara göre , daha iyi hissettiriyor bana 🙂 Gerçi bu konudan daha çok ( http://halkboyleistiyor.blogspot.com/2012/04/seninki-kac-megapiksel.html ) bu konuyla alakalı ama olsun yine de bir anımı paylaşayım dedim 🙂
    Tabi bunların yanında tüm yazıları okudum ama konu hakkında yorum yapabilecek seviyeye yenş geldiğimi düşündüğüm için bu yazıya kısmet oldu 🙂 Ellerinize sağlık ve bu siyasi hicivleriniz uygun yeri geldiğinde yaptığınız dokundurmalar da ayrıca hoş bir hava katıyor 🙂 Gerçi bir forumda bunları deseniz büyük ihtimalle lince uğramış gibi hissederdiniz benimde başıma çok geldiği gibi ama yine de korkmadan , bunları söylemek lazım . Tekrar ellerinize sağlık .

  15. EmiN ÇAKMAKÇI
    2013-08-25 at 12:59 am

    Öncelikle saygılar. Yazınızın neredeyse tamamını okudum elinize sağlık… Kredi kartı hakkında arastırma yapıyordum zaten ilginç bir noktasına parmak basmıssınız. Eğer dediğiniz gibi ise kredi kartı almayacağım da..

    • ozturer
      2013-08-26 at 6:51 pm

      Ben kredi kartlarını böyle görüyorum. Kredi kartlarım var ama bilinçli kullanırsan zararı yok gibi birşey.

  16. cenk
    2014-01-05 at 5:46 pm

    hocam 1500 – 2000 tl fiyatında tavsiye edeceğiniz makine hangisi olabilir makineden istediğim şu gözümün gördüğünü allama pullama yapmadan aynen çeksin gerçek görüntü istiyorum yani video konusunda eksik olabilir vizör de istemem ama ekrandaki görüntü ne çektiyse onu yansıtsın

    • ozturer
      2014-01-05 at 8:25 pm

      Bu yazıya baktın mı: http://halkboyleistiyor.com/wp/?p=774
      Bu yazıda önerdiğim makinelere bak ve o makinelerin Türkiye fiyatlarını araştır. Şu an Türkiye piyasasındaki fiyatlara hakim değilim. Sürekli değişiyorlar.

      • cenk
        2014-01-05 at 10:16 pm

        hocam om-d m5 elbette hayalim ama benim istediğim cebimde taşıyabileceğim çekmişken adam gibi fotoğraflar çekmek istediğim (aile, tatil, gece yapılan nişanlar tatil… fotoğrafları, sokak fotoğrafları) çekmek olympos un xz-1 i var ve son derece kaliteli fotoğraf çekiyor bir üst kademeye geçip e-pl5 i ve 50 mm dengi bir lens alabilirim fikriniz? en iyi jpeg de onlarda sanırım

      • cenk
        2014-01-06 at 7:30 pm

        hocam sigma nın dp1 dp2 dp3 modellerini inceleme fırsatınız oldu mu

        • ozturer
          2014-01-06 at 9:49 pm

          Sony RX100 bak o zaman. Ya da RX100 II. Ufacık aletler ama çok iyiler.
          Panasonic GF6 ya da GF5 ile 14-42mm X objektif de bayağı ufak oluyor. Ama dikkat et, kit lensin X versiyonu olacak.

          • cenk
            2014-01-07 at 8:24 pm

            çok teşekkürler hocam. rx100 ü mağzada denedim ama pek beğenmemiştim ama rx100 ıı yi çok övüyorlar. ricogh gr modelleri ile kıyaslamışımdır hep. olypus kadar olmasa da panasoniği beğenmişimdir hep desteğiniz için teşekkürler hocam

  17. ketenhelva
    2014-02-21 at 11:10 pm

    Türkiye İş Bankası yabancı sermayeli banka renklerinde tablonuzda..çok güzel bir yazıydı,elinize saglık..

  18. ketenhelva
    2014-02-21 at 11:35 pm

    gecenin bu vaktinde bu kadar okudum,bari birazda yazayım..kredi kartlarında hiç mcdonald renkleri gördünüzmü?sarı varmı,turuncumtrak,kahve,mor tonları varmı??kırmızı var çokca;atılgan,heyecanlı,hareketli,birazda erotikmiş..beyaz var;bana güven,en kazık atmayacak benim,kendini bana teslim edebilirsin..mavi var ;az olarak buda sakinleş,heyecanlanma(kırmızıya ters görünüyor ama,yerine göre seçilebilir),korkmadan harca(sakince,kırmızı cesaretle harca mealinde)..siyah var; güç senin elinde,sen asilsin,farklısın,karizman yeter..altın bulaşıklı renk var;gerçekten farklı,çok degerli vs………adamlar renkler üzerine arge çalışması bile yapıyorlar(sadece bankacılar degil elbette)……mesaj harcadıgın kadar varsın(homo economicus),ki eskiden kazanmanında önemli oldugunu söylerlerdi..uzun süredir global(gecenin bu vaktinde türkçesi aklıma gelmedi,Ertan Bey bulsun diye düşündüm) manada fiktif ürünleri öne çıkartarak deger kesbediyorlar,bugday para etmiyor,yada bir ton kömür,ama koku para ediyor,yada armani elbise,vacheron constantin saat,philip patek yada,yada artık modern dünya geri nesil dünyanın kaynaklarını sömürdü ve bu durum göze batmaya başlayınca işi fikri mülkiyet,telif hakkı işine baglayarak sömürüye devam etme kararı aldılar(dünya ticaret örgütü ilede bunun kanuni alt yapısını ve global düzlemini yaptılar vs),yada bilişim uzmanlıgı,bu grup ne yapar gerçekten merak ediyorum hani vb..neyise işin kehanet kısmına geçecek olursak fiili üretim tekrar baş tacı edilecek(edilmek zorunda,millet bişeyler yemek,giymek zorunda)ABD en az 2 parçaya parçalanacak,isveç demokrat ve sosyal gözüktügü halde,halkının refahı için harcadıgı gayri safi hasılasının ciddi miktarını Asya ve afrika halklarına,birbirinizi öldürün diye sattıgı silahlar yüzünden,dünyadan özür dileyecek..yete bu kadar,keyfim olunca gene incilerim..

  19. 2014-05-15 at 9:18 am

    Ben makinamı övmüyorum 🙂 Hatta dövüyorum !.. Bence bunları bir de kronolojik tarih cetveli çerçevesinde de görmek lazım. 5 yıl önce çıkan bir model zamanındaki rakiplerine göre üst konumda yer alabilir fakat bugünün dengi modelleri arasında artık “o eski halinden eser yok şimmmdi.. Tutun askısınnndan düşebilir şimmmdiee” 🙂 Bir de bana çok ama çok acayip gelen olay para ile satın alınan bir eşya(araç) için hissedilen aşırı “sevgi” adı ile de dillendirilen histir. Bunu forumlarda falan çok okudum. Vatandaş “Ya bi git ya, ben makinamı seviyorum, senin eleştirilerini görmek istemiyorum” falan diyebiliyor !.. Bana göre para ile satın alınan bir şey insanı memnun ve mutlu edebilir fakat ona “sevgi” bağı ile bağlanmak sakat bir durum. Hatta kimileri bunu da aşıp aldığı ürünün de üzerinde bir sevgi aşamasına geçerek markayı sevdiğini bile gösteriyor !.. “Sevmek anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir” demiş biri 🙂 Para ile satın aldığımız şeyler için güzel, iyi, çok iyi, zayıf, eksik, başarısız, kötü, iyi değil, vasat, şurası şu şu sebeplerden ötürü iyi yada kötü demek de o şeyleri kötülemek değildir ki hem. Zaten “sevmek” için de sevilecek şeyin 4-4’lük mükemmel olmasını aramayız. Fakat para ödeyip alınan şeyin nedense bütün eksiklerini, kötü-zayıf yönlerini saklamak, sansürlemek isteğinde oluyor bir çok insan. “Para” ödemek ilginç bir etki yaratıyor demek ki insanların bir kısmında. Çünki “para” bir güç gösterge birimi de aynı zamanda çoğu için. Gücüm ile güçlü bir şey aldım, sen benim gücümü küçümseyemezsin ! Güçlüyüm bak şu kadarlık şunu aldım !.. Hatta çantasından makinasını çıkartırken “Gööllllgeleriiinnn gücü adınaaa He-Man” sahnesi gözlerinin önünden film şeridi gibi geçiyordur belki de. Benim küçücük bütçe ile aldığım kompaktımı ise belimdeki minik çantadan çıkartırken gözlerimin önünden geçen sahne “Hayvan adam” ın yenilmiş ama ezilmemiş, tekrar geleceğim diyen bakışları eşliğinde gözden uzaklaşması oluyor 🙂

  20. 2014-05-16 at 3:34 pm

    Arif’in Manchester’a attığı golü aramıyordum ama bu kadar uzun ama bir o kadar da keyifli yazıyı birkaç saatte ancak okuyabildim.
    Konudan sapmadan sadece fotoğraf makinesi alınırken yapılacak tercihler değil de hayatın farklı alanlarında kullanabileceğim bilgiler edindim.
    Türkçeyi kullanım şekliniz, seçtiğiniz kelimeler, yazı düzeni, görseller ve bu görsellerin kullanımı vb. sayesinde her satırda keyif aldım diyebilirim.
    Bilgilerini -her ne biliyor ise- güzel bir anlatımla aktaran insanlar çok yaşasın!
    Şimdi ise başka sayfalara tıklamadan hemen çıkmalıyım buradan, yoksa ofiste sabahlayacağım.

    Klavyenize sağlık.

  21. biri
    2015-11-22 at 1:43 am

    Faiz ile katki payı arasındaki fark evlilik ile zina arasındaki fark gibidir !

  22. Sezgin
    2016-04-27 at 3:33 am

    Yazınızı bende çok beğendim.Sizinde demek istediğiniz gibi aslında insanlarada sadece “ürün hizmet” satılmıyor. Duygu satılıyor bişeyler alırken duygularımız o şeyi bize mantıklı gösteriyor.

  23. halit
    2017-04-07 at 5:25 am

    Okuduğum en keyifli yazılardan biriydi.
    Teşekkürler,

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *